28 Kasım 2008 Cuma

Senin İsmail'in Kim?

* Şehid Ali Şeriati'nin "HACC" isimli kitabından bir kısım.
"Bu İbrahim'in dinidir; kana susamış tanrıların, mazoşistlerin ve işkencecilerin değil. İnsanın mükemmelliğe ulaşmasının, bencillikten ve hayvani arzularından kurtulmasının hikayesidir yaşanan. İnsanın daha ulvi bir makama ve aşka, ve bilinçli bir insan olarak sorumluluklarını yerine getirmesine engel olacak her şeyden azade olduğu bir iradeye yükselişidir...

...Hikaye, bir koçun kurban edilişiyle sona eriyor. Bu, Yüce Allah'ın tarihin en büyük insan trajedisi sonuna ilişkin dileğidir - birkaç aç insanı doyurmak için bir koç kurban etmek.

Sen de İbrahim gibi kendi İsmail'ini getirmelisin Mina'ya. Senin İsmail'in kim? Ancak sen bilebilirsin, başkası değil. Belki eşin, işin, yeteneğin, gücün, cinsiyetin, statün vs. Ne olduğunu bilmiyorum, ama İbrahim'in İsmail'i sevdiği kadar sevdiğin birşey olmalı. Senin özgürlüğünden çalan, görevlerini yerine getirmeni engelleyen, seni eğlendiren, hakikatı duymaktan ve bilmekten alıkoyan, sorumluluk kabul etmektense meşrulaştırıcı sebepler ürettiren ve seni sadece gelecekte senden gelecek yardım için destekleyen ne varsa; işte bunlar onun işaretlerindendir. Onu arayıp bulmalısın. Eğer Allah'a yaklaşmak istiyorsan, İsmail'i Mina'da kurban etmen gerek.

İsmail'in yerine geçecek koçu (fidye) sen tespit etme, bırak Allah sana yardım etsin ve bir hediye olarak göndersin. O, koçu ancak bu şekilde kurban olarak kabul eder. Koç ancak İsmail'in bedeli olduğunda kurbandır; yalnızca kurban olsun diye koç boğazlamak ise kasaplıktır."

26 Kasım 2008 Çarşamba

Mahalle Kahvesi - 2. Bölüm

Değerli Okuyucu, Mahalle Kahvesi'nin bu kısmında, yeterince yoğunlaşamadığımı itiraf etmeliyim. Kusurları lütfen bildiriniz. Mahalle Kahvesi'ni çevirmemi



Mahalle Kahvesi 2. Kısım - Asıl Metin

Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik;

Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik.

Şu gördüğüm yer için her ne söylesem câiz;

Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!.

Zemîni yüz sene evvel döşenme malta imiş..

"İmiş "le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş,

O bir karış kirin altında hângi mâden var?

Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar,

Maun cilâsına batmış tütünle nargileden;

Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden.

Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al,

Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.

Şu var ki bilmeyen insan görürse birden eğer,

"Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli!" der:

Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli

Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli:

Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı,

Zavallının, güveden, liyme liyme hep sırtı.

Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;

Ki "bir tependen inersem!" diyen hasır zenbil;

Onun hizâsına gelmez mi, bir döner şöyle,

Sicimle kulpuna ilmikli çifte mestiyle!

Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,

İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!

Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;

Onun yanında, kan almak için, beş on boynuz.

İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar...

Demek ki kahveci hem diş tabîbi, hem perukâr!

İnanmadınsa değildir tereddüdün sırası;

Uzun lâkırdıya hâcet ne? İşte mosturası;

Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden,

Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen,

Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil;

Birer mezâra işâret düşün ki, her kandil!

Üçüncü katta durur sâde havlu bohçaları.

Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı.

Duvarda türlü resimler: alındı Çamlıbeli,

Kaçırmış Ayvaz'ı ağlar Köroğlu rahmetli!

Arab Üzengi'ye çalmış Şah İsmail gürzü;

Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.

Firaklıdır Kerem'in "Of?" der demez yanışı,

Fakat şu "Âh mine'l-aşk"a kim durur karşı?

Gelince Ezrakabânû denen acûze kadın

Külüngü düşmüş elinden zavallı Ferhâd'ın!

Görür de böyle Rüfâî'yi: Elde kamçı yılan,

Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can?

Bakındı bak Hacı Bektâş'a: Deh demiş duvara!

Resim bitince gelir şüphesiz ki beyte sıra.

Birer birer oku mümkünse, sonra ma'nâ ver...

Hayır, hülâsası kâfi, yekûnu ömre sürer:

Bedâhaten kusulan herze pâreler ki düşün,

Epey zaman daha lâzımdı herze olmak için!

Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın,

Yayılmış üstüne birçok kâğıt ki, oynayanın,

Elinde yağlı meşin zanneder görünce adam.

Ya tavlanın kiri? Kâbil değildir, anlatamam.

Harîta-vâri açılmış en orta yerde dama;

Beyaz mı taşları, yâhud siyah mı? hiç sorma?

Hutûtu: Gâyr-i muayyen hudûdu memleketin:

Nazarda haylice idman gerek ki fark etsin;

Deliklerindeki pislik lebâleb olsa, yine,

Bakınca bunlara gâyet temiz kalır domine.

Delikli çekmece var ha! Demirbaş eşyâdan;

Yanında bir de kulaksız Tekir.. Unutma aman!

Asıldı bey koza!

- Besbelli, bak sırıttı aval;

- Bacak elinde mi?

- Kır, Hamdi sen de dağlıyı al.

- Ulan! Kapakta imiş dağlı... Hay köpoğlu köpek!

- Köpoğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek!

- Sekizli, onlu, ne çektinse ver de oryayı tut.

- Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput!

- Cihâr ü yek mi o taş?

- Hiç sıkılma öldü dü-şeş!

- Elimde yok mu diyor? Çek babam!

- Aman şeş-beş!

- Hemen de buldu be? Gelsin hesaplayıp durma!

- Bi parti yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma!

- Dü-beşle bağlıyorum.

- Yağma yok!

- Elindeki ne?

- Se-yek.

- Aman durun öyleyse: Penc ü yek domine!

- Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar:

Kırık mı söyleyin Allâh için Şu cânım zar?

- Kırık!

- Değil!

- Alimallah kırık!

- Değil billâh

- Yeminsiz oynıyamazlar ki, ah çocuklar ah!

- Karışmasan için olmaz değil mi? Sen de bunak!

- Gelirsem öğretirim şimdi...

- Ay şu pampine bak!

Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud'a git!

Bir üflesen gidecek ha... Tirit mi sâde tirit!

- Zemâne piçleri! Gördün ya, hepsi besmelesiz...

Ne saygı var, ne hayâ var. Eğer bizim işimiz,

Bu kaltabanlara kalmışsa vay benim başıma!

- Herif belâya sokarsın dırıldanıp durma!

- Mezarcı Mahmud'a git ha? Bakın it oğluna bir!

Küfürbaz alçak, edepsiz, Bu söylenir mi Bekir?

- Yolunca terbiye verdin ya âferin Hasan Ağa?.

- Bıraksalar beni, çoktan marizlemiştim ya!

Mezarcı Mahmud'a ha? Vay babasının canına.

Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına,

Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik;

"Otur", demezseler elpençe sâde dinlerdik;

"Hayır, bu böyle değildir" demek, ne haddimize!

"Evet", desek bile derlerdi: "Sus behey geveze"

- Otuz yaşında idim belki; annesiz, dışarı

Kolay kolay çıkamazdım: Döverdi çünkü karı!

Bugün, onaltıyı doldurmamış yumurcaklar,

Odun yemez iyi bil ha! Geberse karşı koyar.

Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim'i...

Bırak! Eşek değilim ben, deyip dikilmez mi?

Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş..

- Ya biz, sözüm ona, merkeb miyiz Bekir, bu ne iş?

Döverdiler bizi hergün de karşı koymazdık...

Ben öyle terbiye oldum... Kolay mı insanlık?

- Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama?

O müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama!

Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya:

Zavallı, açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya!

Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor;

Rakîbi halbuki lâ yenkâtı' bıyık buruyor.

Seyirciler mütefekkir, güzîde bir tabaka;

Düşünmelerdeki şîveyse büsbütün başka:

Kiminde el, filân aslâ karışmıyorken işe,

Kiminde durmadan işler benân-ı endîşe.

Al işte: "Beyne burundan gerek, demiş de, hulûl"

Taharriyât-ı amîkayla muttasıl meşgûl!

Mühendis olmalı mutlak şu ak sakallı adam:

Zemîne dâire şeklindeki yaydı bir balgam;

Abanmış olduğu bir yamrı yumru değnekle,

Mümâslar çekerek soktu belki yüzşekle!

Ayak teriyle cilâlanma tahta peykelere,

Külâhlı, fesli dizilmiş yığın yığın çehre:

Nasîb-i fikr ü zekâdan birinde yok gölge;

Duyulmamış bu beyinlerde his denen meleke!

- Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı!

- Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı!

-Çocuğ', ha mektebe verdim, ha vermedimdi diye,

Sokak sokak geziyor...

- Koymuyor mu medreseye?

- Koyar mı hiç? Arabî şimdi kim okur artık?

- Evet, gâvurcaya düştük de sanki iş yaptık!

- Binâ'ya üç sene gittimdi hey zamanlar hey

İlim de kalmadı...

- Zâten ne kaldı? Hiç bir şey.

- Mahalle mektebi lâzımdır eski yolda bize;

Sülüs, nesih bitiyor yoksa hepsi... Keyfinize!

- On üç yaşında idim aldığım zaman ketebe.

Geçende, sen ne bilirsin? demez mi bir zübbe?

Dedim, "Ulan seni gel ben bir imtihân edeyim,

Otur da yap bakalım şöyle bir kıyak temmim."

- Nasıl, becerdi mi?

- Kâbil mi! Rabbi yessir'i ben,

Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken.

- Nedir elindeki yâhuu?

- Ceride.

- At şu pisi.

- Neden?

- Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi.

- Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu Volkan'cı,

Unuttunuz mu?

- Bırak boşboğazlık etme Hacı!

Şu karşıdan gözeten fesli, zannım ağzıkara...

- Hayır, demem o değil...

- Durma sen belânı ara!

- Canım lâtife yapar, bilmiyor musun Ömer'i?

- Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri!

Duyuldu bir iri ses, arkasından istiğfâr...

Meğer geğirti imiş.

- Pek şifâlı şey şu hıyar.

Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen teftîh...

- Evet şifâlı yemiştir...

- Yemiş mi? Lâ-teşbîh.

- Günâha girme. Tefâsîrde öyle yazmışlar...

Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var:

- Hasan, bizim yeni dâmad ne oldu anlamadık

Görünmüyor?

- Karı koyvermiyor. Herif, kılıbık.

- Evinde çan çan eden erkeğin de aklına şaş...

Laf anlamaz dişi mahluku, durma sen uğraş.

- Kim uğraşır a babam, bunca yıllık ehlim iken,

Adem hesabına koymam bizim köroğlunu ben.

........................

........................

Tavanın pervazı altındaki toprak yuvadan,

Bakıyor bunlara, yan yan, iki çift ince nazar:

"Ya sizin bir yuvanız yok mu?" diyor anlaşılan,

Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar...


Mahalle Kahvesi 2. Bölüm- Güncel Türkçe ile

Çamurlu bir kapı, bir yuvarlak delik;
Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik.
Şu gördüğüm yer için her ne söylesem uygun;
Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!.
Zemini yüz sene önce döşenme malta imiş..
"İmiş"le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş.
O bir karış kirin altında hangi maden var?
Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar.
Maun cilasına batmış tütünle nargileden;
Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her uçtan.
Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al,
Vücudu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.
Şu var ki bilmeyen insan görürse birden eğer,
"Balıkçılın kara saçtan yapılma heykeli" der:
Kenarda, peykelerin[1] alt başında bir kirli
Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli:
Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı[2],
Zavallının, güveden, liyme liyme hep sırtı.
Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;
Ki "bir tependen inersem!" diyen hasır zenbil[3];
Onun sırasına gelmez mi, bir döner şöyle,
İplerle tutamacına ilmikli çifte mestiyle![4]
Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,
İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!
Birinci kattta sülük beslenen bir kavanoz;
Onun yanında, kan almak için, beş on boynuz.
İkinci katta bütün kerpetenler,usturalar...
Demek ki kahveci hem diş doktoru, hem berber!
İnanmadınsa değildir ikilemde kalmanın sırası;
Uzun lafa gerek ne? işte örneği;
Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden,
Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar dizilen,
Şu kazma dişleri sen mahya[5] belledinse, değil;
Bir mezara işaret düşün ki her kandil!
Üçüncü katta durur yalnız havlu bohçaları.
Sağında cam dolabın hücre hücre bitpazarı.
Duvarda türlü resimler: Alındı Çambıbeli,
Kaçırmış Ayvaz'ı ağlar Köroğlu rahmetli!
Arap Üzengi'ye çalmış, Şah İsmail topuzu;
Ağaçta bağlı duran kızda işte şimdi gözü.
Ayrılıktandır Kerem'in "Of?" der demez yanışı,
Fakat şu "Âh minel'-aşk"a kim durur karşı?
Gelince Ezrakabanü denen kocakarı
Balyozu düşmüş elinden zavallı Ferhad'ın!
Görür de böyle Rufai'yi: Elde kamçı yılan,
Beyaz bir arslana binmiş; durur mu hiç dede can?
Bakındı bak Hacı Bektaş'a: Deh demiş duvara!
Resim bitince gelip şüphesiz ki mısraya sıra.
Birer birer oku mümkünse, sonra anlam ver...
Hayır, özeti yeter, hepsi bir ömür sürer:
Birdenbire kusulan boş söz parçaları ki düşün,
Epey zaman daha lazımdı destan olması için!

Oturmadan içi yağ bağlamış bodur masanın,
Yayılmış üstüne birçok kağıt ki, oynayanın,
Elinde yağlı deri zanneder, görünce adam.
Ya tavlanın kiri? Mümkün değil, anlatamam.
Harita gibi açılmış en orta yerde dama;
Beyaz mı taşları,yoksa siyah mı hiç sorma?
Çizgiler= Belirsiz hududu memleketin:
Gözü iyice alışmalı ki ayırt etsin;
Deliklerindeki pislik ağzına kadar olsa, yine,
Bakınca bunlara temiz kalır domino.
Delikçi çekmece var ha! Demirbaş eşyadan;
Yanında bir de kulaksız Tekir.. Unutma aman!

-Asıldı bey koza!
- Besbelli, bak sırıttı saf;
-Bacak elinde mi?
-Kır, Hamdi sen de dağlıyı al.
- Ulan! Kapakta imiş dağlı. Hay köpoğlu köpek!
- Köpoğlu kendine benzer, uzun kulaklı eşek!
-Sekizli,onlu, ne çektinse ver de oryayı[6] tut.
-Halim, ne uğraşıyorsun bu çıkmaz işte: Kaput!

- 4 ve 1 mi o taş?
- Hiç sıkılma öldü 2-5!
-Elimde yok mu diyor? Çek babam!
- Aman 6-5!
-Hemen de buldu be? Gelsin hesaplayıp durma!
-Bi parti yendi ya akşam, dikiz gelin kuruma!
- 2-5'le bağlıyorum.
- Yağma yok!
-Elindeki ne?
- 3 ve 1
- Aman durun öyleryse: 5-1!

-Mızıkçı dendi mi, sensin diyor, bakın ağalar:
Kırık mı söyleyin Allah için şu canım zar?
-Kırık!
-Değil!
-Alimallah kırık!
-Değil billah!
-Yeminsiz oynayamazlar ki, ah çocuklar ah!
-Karışmazsan için olmaz değil mi? Sen de bunak!
-Gelirsem öğretirim şimdi...
-Ay şu pampine bak!
Gelip de öğretecekmiş... Mezarcı Mahmud'a git!
Bir üflesen gidecek ha! Bunak mı bunak!
-Zamane piçleri! Gördün ya, hepsi besmelesiz...
Ne saygı var, ne utanma var. Eğer bizim işimiz,
Bu namussuzlara kalmışsa vay benim başıma!
-Herif belaya sokarsın söylenip durma!
-Mezarcı Mahmud'a git ha? Bakın it oğluna bir!
Küfürbaz alçak, terbiyesiz. Bu söylenir mi Bekir?
-Yolunca terbiye verdin ya aferin Hasan Ağa?.
-Bıraksalar beni, çoktan öldürmüştüm ya!
-Mezarcı Mahmud'a ha? Vay babasının canına.
Bunun yaşında iken biz büyüklerin yanına,
Okur da öyle girer, hem ayakta beklerdik;
"Otur", demezseler elpence sadece dinlerdik;
"Hayır, bu böyle değildir" demek, ne haddimize!
"Evet", desek bile derlerdi: "Su be geveze!"
-Otuz yaşımda idim belki; annesiz, dışarı
Kolay kolay çıkamazdım; Döverdi çünkü karı!
Bugün, onaltıyı doldurmamış yumurcaklar,
Odun yemez iyi bil ha! Ölse karşı koyar.
Geçende dövmek için yoklayım dedim Kerim'i...
Bırak! Eşek değilim ben, deyip dikilmez mi?
Dayak eşekler içinmiş, adam dövülmezmiş...
-Ya biz, sözüm ona, eşek miyiz Bekir, bu ne iş?
Döverdiler bizi hergün de karşı koymazdık..
Ben öyle terbiye oldum.. Kolay mı insanlık=
-Dokundurur mu, ne mümkün, eloğlu hiç adama?
O müslümanları sen şimdi, hey kuzum arama!

Gürültüsüz oyun isterseniz gelin damaya:
Zavallı, açmaza düşmüş... Bakın hesaplamaya!
Oyuncunun biri dalgın, elinde taş duruyor;
Karşısındaki gizliden bıyık buruyor.
Seyirciler düşünceli, seçkin bir tabaka;
Düşünmelerdeki hava büsbütün başka:
Kiminde el, biri asla karışmıyorken işe,
Kiminde durmadan işler endişe ile parmaklar.
Al işte: "Beyne burundan gerek, demiş de, hulûl"
Derin araştırma ile uğraşıyor.
Mühendis olmalı kesin şu ak sakallı adam:
Yere daire şeklinde yaydı bir balgam;
Abanmış olduğu bir yamrı yumru değnekle,
Yuvarlaklar çizerek soktu belki yüz şekle!

Ayak teriyle parlamış şu tahta oturaklara,
Külahlı, fesli dizilmiş yığın yığın yüz:
Zekadan payını almış fikirlerden birinde yok gölge;
Duyulmamış bu beyinlerde his denen yetenek!
-Aman canım, şu bizim komşu amma uğraşıcı!
- Ne belledin ya efendim? Onun bir ismi Hacı!
-Çocuğu, ha okula verdim, ha vermedimdi diye,
Sokak sokak geziyor.
-Koymuyor mu okula?
-Koyar mı hiç? Arapça şimdi kim okur artık?
-Evet, gavurcaya düştk de sanki iş yaptık!
-Binâ'ya[7] üç sene gittimdi hey zamanlar hey
İlim de kalmadı...
-Zaten ne kaldı? Hiç bir şey.
-Mahalle okulu gerekli eski biçimde bize;
Sülüs[8],nesih[8] bitiyor yoksa hepsi.. Keyfinize!
- On üç yaşında idim, aldığım zaman yazı.
Geçende, sen ne bilirsin? demez mi bir kendinibilmez,başıboş
Dedim " Ulan seni gel ben bir sınav edeyim,
Otur da yap bakalım şöyle kıyak bir temmim[9]"
-Nasıl, becerdi mi?
-Olanaklı mı? Rabbi yesir'i[10] ben,
Tamam beş ayda değiştimdi kalfamız sağ iken.
-Nedir elindeki?
-Gazete
-At şu pisi!
-Neden?
-Yalan yazıyor, oğlum, onların hepisi.
-Ya doğru yazsa asarlar... Ne oldu Volkan'cı[11]
Unuttunuz mu?
Bırak boşboğazlık etme Hacı!
Şu karşıdan gözetleyen fesli, sanırım ağzıkara[12]
-Hayır, dememo değil..
-Durma sen belanı ara!
-Canım şaka yapar, bilmiyormusun Ömer'i?
-Biraz rahatsızım Ahmed, yakın benim feneri!

Duyuldu bir iri ses, arkasından afdileme..
Meğer geğirti imiş.
-Pek şifalı şey şu hıyar.
Cacık yedin mi, ne hikmet, hazır hemen geğirmek
-Evet şfialı yemiştir.
-Yemiş mi? O ne biçim benzetme!
-Günaha girme. Tefsirlerde öyle yazmışlar...
Dayım demişti ki: Gördüm, hıyar hadiste de var:
-Hasan, bizim yeni damad ne oldu anlamadık
Görünmüyor?
-Karı koyvermiyor. Herif, kılıbık.
-Evinde çan çan eden erkeğinde aklına şaş.
Laf anlamaz kadın kısmı, durma sen uğraş.
-Kim uğraşır a babam, bunca yıllık karım iken,
Adam hesabına koymam bizim hanımı ben.

.......................................................
........................................................


Tavanın saçağı altındaki toprak yuvadan,
Bakıyor bunlara, yan yan, iki çift ince bakış:
"Ya sizin bir yuvanız yok mu?" diyor anlaşılan,
Dişi erkek çalışan yavrulu kırlangıçlar...






[1] Peyke: Duvara yaslı divan, anlamındadır. Şiirin bazı noktalarında çevirdim, fakat bazı yerlerinde kotaramayacağımı anladığımdan bıraktım.
[2] halk ağzında Basma ve ketenden yatak, yorgan yüzü, giysilik kumaş.(Kaynak: TDK) Halkdilinde kullanılan bir kelime olduğu için çevirmedim.
[3] Arapça bir kelime. Hasırdan örülmüş saplı torba(Kaynak : TDK) Dizenin durumuna uygun, tek kelimelik ya da uygun bileşimde bir kelime grubuyla çeviremediğim için bunu da olduğu gibi bıraktım.
[4] Dizenin tam anlamını bu nokta da karşılamayacağımdan korktuğum için, esas kaynaktan yararlanarak, okuyucunun gerçek anlamına varmasını diliyorum. Bu sebeple, " Üzerine mesh edilebilen, kısa konçlu, hafif ve yumuşak bir tür ayakkabı." manasındaki bu kelimeyi çevirmedim.
[5] Şiirde Akif'in istihzasını bozmamak maksadıyla bunu da olduğu gibi bıraktım. Mahya: Ramazanlarda, kandillerde veya bayramlarda çifte minâreli olan camilerde iki minare arasına gerilen ipe asılmak suretiyle ışıklarla yazılan yazı veya yapılan resim. * Dam çatısında iki eğik sathın birleştiği çizgi ve buradaki aralığı kapatmak için kullanılan uzunca, oluk biçiminde kiremit.(Kaynak, Osmanlıca-Türkçe sözlük)
[6] Karo isimli oyunun Rumcası. (Bkz. TDK, Güncel Türkçe Sözlük)
[7] Müteaddi, lâzım, meçhul, mütavaat gibi fiillerin esasını mevzu yapan kitab. (Osmanlıca-Türkçe sözlük)
[8]Hat sanatında yazı çeşitleri
[9] Hatta son bölüm
[10]Hatta son bölüm
[11] Volkan Gazetesini Yayınlayan Dergiş Vahdesi. 31 Mart Vaka'sından dolayı suçlandı. 1909'da asılarak idam edildi.(Ertuğrul Düzdağ'ın notudur)
[12]Eskiden kitap kopya edenlere (ağzıkara) derlerdi. Hattatlar yazdıkları yanlış kelimeleri parmaklarını ağızlarına götürerek yalamak süratiyle yanlışlarını düzelttikleri için ağızları daima kara olurdu. Büyük Türk Sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa hattatların ayaklanması sonucunda şehit edilmiştir (Kaynak : Wikipedia)

20 Kasım 2008 Perşembe

Mahalle Kahvesi - 1. Bölüm


MAHALLE KAHVESİ - 1. Bölüm, Asıl Metin

Kardeşim Hüseyin Avni'ye

"Mahalle kahvesi!" Osmanlılar bilir ne demek?

Tasavvur etme sakın "Görmedim nedir?" diyecek.

Dilenci şekline girmiş bu "sinsi cânîler,

Bu, gündüzün bile yol vermeyen, harâmîler

Adımda bir, dikilir, azminin, gelir, önüne...

Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!

Evet, dilenci sanır seyr eden kıyâfetini;

Fakat bir onluğa âgûş açan sefâletini,

Görüp de rikkate şâyân, biraz sokulsa, hemen

Vurur şikârını tâ kalbinin samîminden.

Mahalle kahvesi hâlâ niçin kapanmamalı?

Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı!

Hayır, bu perde, bu Şark'ın bakılmıyan yarası;

Bu, çehresindeki levsiyle yurda yüz karası

Hayâtımızda gediktir "gedikli" nâmıyle,

Açık durur koca bir kavmin ihtimâmıyle!

Sakın firengiye benzetmeyin fecâ'atini:

Bu karha milletin emmekte rûh-i gayretini.

Mahalle kahvesi Şark'ın harîm-i kâtilidir

Tamam o eski batakhâneler mukâbilidir:

Zavallı ümmet-i merhûme ölmeden gömülür;

Söner bu hufrede idrâki, sonra kendi ölür...

Muhît-i levsine dolmuş ki öyle manzaralar:

Girince nûr-i nazar simsiyâh olur da çıkar!

Yatar zemîn-i sefilinde en kesîf eşbâh,

Yüzer havâ-yı sakîlinde en habîs ervâh.

Dehân-ı lâ'nete benzer yarıklarıyle tavan,

Kusar içinde neler varsa hâtırâtından!

O hâtırâtı sakın sanmayın: meâlîdir;

Bütün rezâil-i târîhimizle mâlîdir.

Neden mefâhir-i eslâfa kahr edip, yalınız,

Mülevvesâtına mâzîmizin sarılmadayız?

Kış uykusunda mı geçmişti ömrü ecdâdın?

Hayır, o nesl-i necîbin, o şanlı evlâdın

Damarlarında şehâmet yüzerdi kan yerine;

Yüreklerinde ölüm şevki vardı can yerine.

Fakat biz onlara âid ne varsa elde, yazık,

Birer birer yıkarak kahvehâneler yaptık!

Bütün heyâkil-i san'at yetiştiren Şark'ın,

Zemîn-i feyzi nasıl şûre-zâra döndü bakın!

Ne hastahânesi kalmış zavallı eslâfin,

Ne bir imâreti, bitmiş elinde ahlâfın.

Kanalların izi yok köprüler harâb olmuş;

Sebillerin başı boş, çeşmeler serâb olmuş!

O kahraman babalardan doğan bu nesl-i cebîn

Ne gîrûdâr-ı maîşet bilir, ne kedd-i yemîn.

Azâb içinde kalır sa'yi görse rü'yâda.

Niçin yorulmalı zâten "ölümlü dünyâ "da?

Vücud emânet-i Hak doğru, hem de cennetlik.

Bu kahveler gibi Cennet de müslimîne gedik!

"Hayât-ı âile" isminde bir ma'îşet var;

Sa'âdet ancak odur... dense hangimiz anlar ?

Hayât-ı âile dünyâda en safâlı hayat,

Fakat o âlemi bizler tanır mıyız? Heyhât!

Sabahleyin dolaşıp bir kazanca hizmetle;

Evinde akşam otursan kemâl-i izzetle;

Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa,

Dolaşsalar; seni kat kat bu hâleler sarsa,

Sarây-ı cenneti yurdunda görsen olmaz mı?

İçinde his taşıyan kalb için bu zevk az mı?

Karın nedîme-i rûhun; çocukların rûhun

Anan, baban birer âgûş-i ilticâ-yı masûn.

Sıkıldın öyle mi! Lâkin, biraz alışsan eğer

Fezâ kadar sana vâsi' gelir bu dar çember.

Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?

Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve:



****

Mahalle Kahvesi - 1. Bölüm, Güncel Türkçe
Kardeşim Hüseyin Avni'ye..

"Mahalle kahvesi!" Osmanlılar bilir ne demek?
Hayal etme sakın "Görmedim nedir?" diyecek.
Dilenci şekline girmiş bu "sinsi caniler,
Bu, gündüzün bile yol vermeyen, haramiler
Adımda bir, dikilir, azminin, gelir, önüne...
Zavallı yolcunun artık kıyar bütün gününe!
Evet, dilenci sanır gören kıyafetini,
Fakat bir onluğa avuç açan sefaletini,
Görüp de acımaya değer, biraz sokulsa, hemen
Vurur ta kalbinin içinden.
Mahalle kahvesi halâ niçin kapanmamalı?
Kapansın elverir artık bu perde pek kanlı!
Hayır, bu perde, bu Doğu'nun bakılmıyan yarası;
Bu, yüzündeki kiriyle, yurda yüz karası
Hayatımızda boşluktu, "gedikli" ünüyle,
Açık durur koca bir halkın gayretiyle!
Sakın firengiye benzetmeyin etkilerini:
Bu yara milletin emmekte bütün gizil[1] çabasını.
Mahalle kahvesi Doğu'nun öldürüldüğü yerdir
Tamam o eski batakhanelerin dengidir:
Zavallı ümmet ölmeden gömülür;
Söner bu gömülüşte algısı, sonra kendi ölür...
Bu pis yere dolmuş ki öyle manzaralar:
Girince ışıklı bakışlar simsiyah olur da çıkar!
Yatar, düşkün zemininde, en pis nesneler,
Yüzer boğucu havasında, en kötü ruhlar.
Lanetli ağza benzer, yarıklarıyla tavan,
Kusar içinde ne varsa anılarından!
O anıları sakın sanmayın: özetidir;
Geçmişteki ayıplarımızla doludur.
Neden iyi yanını görmezden gelip, yalnız,
kötü yanına geçmişin sarılmadayız?
Kış uykusunda mı geçmişti ömrü atanın?
Hayır, o soylu kuşağın, o büyük evladın
Damarlarında yiğitlik yüzerdi kan yerine;
Yüreklerinde ölüm arzusu vardı can yerine.
Fakat biz onlara ait ne varsa elde, yazık,
Birer birer yıkarak, kahvehaneler yaptık!
Büyük sanatçılar yetiştiren Doğu'nun,
Bereketli toprağı nasıl çorak'a döndü bakın!
Ne hastahanesi kalmış zavallı öncekilerin,
Ne bir imareti, bitmiş sonradan gelenlerin,.
Kanalların izi yok köprüler harab olmuş;
Sebiller[2]'in başı boş, çeşmeler hayal olmuş!
O yiğit babalardan doğal, bu korkak yeniler,
Ne yaşam kavgası bilir, ne el emeği.
Acı içinde kalır çalışmayı görse rüyada.
Niçin yorulma zaten "ölümlü dünya"da?
Beden Allah'ın emaneti doğru, hem de cennetlik.
Bu kahveler gibi cennet de müslümana gedik!

"Aile hayatı" isminde bir düzen var;
Mutluluk ancak odur... dense hangimiz anlar?
Aile hayatı dünyada en neşeli hayat,
Fakat o alemi bizler tanır mıyız? Yazık!
Sabahları dolaşıp bir kazanca hizmetle,
Evinde akşam otursan en büyük mutlulukla;
Karın, çocukların, annen, baban, kimin varsa,
Dolaşsalar; seni kat kat bu ışıklı çevre sarsa,
Cennet sarayını yurdunda görsen olmaz mı?
İçinde duygu taşıyan kalp için bu zevk az mı?
Karın, ruhunun eşi, çocukların ruhun
Anan, baban birer sevgi kucağında korunan,
Sıkıldın öyle mi? Ne ki biraz alışsan eğer
Gök kadar sana geniş gelir bu dar çember.
Ne var şu kahvee bilmem ki sığmuyorsun eve?
Gelin de bir bakalım.. Buyrun işte bir kahve:


[1] "ruh-i gayreti" kelimesinin karşılı olarak, ruhundaki çaba, yani şahsın potansiyel, gizil, özünde saklı olan çabası olarak düşündüm. Çeviri hatalı ise lütfen bildirin!
[2] Sebil kelimesini, tek bir kelime ile değil, ancak bir kelime grubu ile çevirmek mümkün olduğundan ve bu şiirin biçemine olumsuz etki edeceğinden, olduğu gibi bıraktım. Şirin anlamı için bakınız :

18 Kasım 2008 Salı

İ'TİRAF - Mehmet Akif

Değerli Okuyucu,
Peşpeşe uzun çevirilerden sonra kısa bir ara verdik. Şimdi de Safahat isimli kitapta önemli gördüğüm, şiirin isminde de açıkça kendini belli eden samimi bir İ'TİRAF var. Onu güncel Türkçe ve aslı ile burada yayınlıyoruz.

İ'TİRAF

Safahat'ımda[1] yalnız, şi'r arayan hiç bulamaz;
Yalnız, bir yeri hakkında "Hazin işte bu!" der.
Küfe[2]? Yok. Kahve?[2] Hayır. Hasta?[2] Değil. Hangisi ya?
Üç buçuk nazma gömülmüş koca bir ömr-i heder!

[1] Safahat, sayfalar manasında bir kelimedir. Şiirde kastedilen ise, şairin kitabının adı olan Safahat'tir.
[2] Yukarıdaki kelimeri özellikle çevirmedim, çünkü şair, Safahat kitabında bulunan şiirleri adlarıyla anmaktadır.


14 Kasım 2008 Cuma

Bülbül-Mehmet Akif


Bülbül ( Asıl Metin)

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.
Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;
Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!
Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.
O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
Ki vadiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.
Ne muhrik nağmeler, ya Rab, ne mevcamevc demlerdi:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!
-Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!
Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!
Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.
Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.
Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?
Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.
Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.
Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
Serapa Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!
Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.
Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!
Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!
Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!
Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!
Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

Bülbül ( Günümüz Türkçesi İle)

Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
Sonunda bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.
Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.
Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün varlıklar sessiz....
Bu büyüyü bozmuyor bir kez.
Buranın hali, insanlığın halidir sandım;
Dönüp geçmişe baktım, ne ayrılıklar, neler andım!
Taşarken beynimden, binlerce anı,
Gecenin göğsünden yayılan feryad,
O büyülü susuşu, birdenbire coşturdu:
Ki vadiden bütün, yer yer, ağlayışlar duyuldu
Ne dokunaklı nağmeler,Ya Rab, ne ürperten anlardı:
Ağaçlar, taşlar ürpermişti, sanki Mahşer'in çağrısıydı
-Eşin var, yuvan var, baharın var ki beklerdin.
Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?
O zümrüt tahta kondun, bir göksel saltanar kurdun,
Bütün dünya çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!
Bugün bir yemyeşil vadi, yarın gül bahçeleri,
Gezersin yuvan şen, için şen, bütün dünyan şen!
İsterse solmayan bir zemin, senin ruhu
Ufuklar, sonsuz uzaklıkları mahkum eder kanatların,
Sen ki kayda sığmazsın, kanatlandın mı uzaklara
Hayatın en güzel hayaldir, esirler diyarında
Neden öyleyse yas tutarak, günlerin tükenmede?
Niçin bir damlacık göğsünde, denizler çalkalanıyor?
Hayır yas senin değil, yas benim hakkım;
Yüzyıllar var ki, aydınlık görmedi benim ufuklarım.
Kimse gideremez derdimi. Baharda bile sonbahardayım.
Bugün yersiz yurtsuz serseriyim, öz yurdumda.
Ne acıdır ki: Doğunun ben vefasız, kansız evlad
Batılı olma hayaline çiğnettim, gerçek atalarımı!
Hayalimden geçerken şimdi, kafam allak bullak yine,
Salahaddin Eyyübilerin, Fatihlerin yurdu.
Ne beladır ki, kilise çanları inlesin beyninde Osman'ın;
Ezan sussun, gökten silinsin çağrısı Mevla'nın!
Ne acıdır ki: koca bir maci hayal olsun!
O güç, o kuvvet harap olsun, toz toprak olsun
Çökmüş bir kubbe kalsın camisinden Yıldırım Han'ın;
Düşman ayağıyla çiğnensin, büyük mezarı Orhan'ın!
Ne büyük yıkılış ki, dinin yurdu devrilip taş taş,
Sürünrün şimdi milyonlarca yurtsuz kalan dindaş!
Yıkılmış ocalar yerde işkenceyle kıvransın;
Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerde doğransın!
Dolaşsın, sonra, İslam'ın yurdunda, İslam'ın düşmanları,
Benim hakkım, bülbül sus, senin hakkın değil yas!

Çanakkale Şehitleri'ne...

Çanakkale Şehidleri'ne...( Asıl Metin)

Şu boğaz harbi nedir, var mı ki dünyada eşi?
En kesif orduların, yükleniyor dördü beşi
Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...
O, rüku olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
Herc ü merc ettiğin edvara yetmez o kitab...
Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namıyle,
Kanayan lahdine çeksem bütün ecramıyle;
Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,
Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
Şarkın en sevgili sultanı Salahaddin'i,
Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
Sen ki islamı kuşatmış, doğuyorken hüsran,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
Sen ki; a'şara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

Çanakkale Şehitleri'ne... (Günümüz Türkçesi İle)

Şu boğaz savaşı nedir, var mı ki dünyada eşi?
En kalabalık orduların, yükleniyor dördü beşi,
şehidlerin gövdesi, bir baksana dağlar taşlar..
O, rüku[1] olmasa, dünyada eğilmez başlar,
Yaralanmış tertemiz alnından uzanmış yatıyor;
Bir hilal[2] uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
Gökten ataların inerek öpse o pak alnı değer.
Ne büyük ki kanın kurtarıyor, Tevhid'i...
Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi.
Sana dar gelmeyecek mezarı kim kazsın?
"Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
Savaştığın döneme yetmez o kitap,
Seni ancak sonsuzluk kapsar,
"Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
Ruhumun bütün haykırışını duysam, geçirsem taşına,
Sonra gökyüzünü alsam da, örtü niyetiyle,
Kanayan mezarına çeksem, bütün yıldızlarıyle;
Mor bulutlarla açık türbene, çatsam da tavan;
Yedi ışıklı yıldızı, uzatsam oradan;
Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
Uzanırken gece ayışığını getirsem yanına,
Mezar bekçin gibi, ta sabaha kadar bekletsem;
Günün ışığı ile avizeni doldursam;
Kararan ufku, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
Sen ki, son haçlıların kırarak akınını,
Doğunun en sevgili sultanı Selahaddin'i,
Kıçıl Arslan gibi yüceliğine ettin hayran..
Sen ki İslam'ı kuşatmış, doğuyorken yenilgi,
O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
Sen ki, ruhunla beraber gezer yıldızdan adın[3];
Sen ki; binyıllara gömülsen taşacaksın... Ne yazık,
Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu uc-bucak,
Ey şehid oğlu şehid, isteme benden mezar,
Sana kucağını açmış duruyor Peygamber.


[1]Namazda elleri dize dayamak suretiyle, yere doğru eğilirken baş ile sırtı düz hale getirmek.
Rüku, kelimesi böyle bir anlama sahip olduğu için çevirmedim. Okuyucuların pek çoğu tarafından da anlaşılacağını umuyorum.
[2] Hilâl kelimesini de, "Ay'ın bir evresi" olarak çevirmek, şiir içindeki anlamından uzağa düşürmek anlamına gelecektir. Şairin, Hilâl ile kastettiği, bayrakta da simgesini bulan,bağımsızlık ve özgürlüktür.
[3] Bu dizedeki çevirinin çok iyi olmadığını düşünüyorum.

Zulmü Alkışlayamam!


Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticâın şu sizin lehçede ma'nâsı bu mu?

Zulmü Alkışlayamam (Günümüz Türkçesiyle)


Zulmü alkışlayamam, zâlimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri atama saldırdı mı, hattâ boğarım!..
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında tazılık yapamam;
Hele hak adına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım özgürlüğe
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum?
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırma da geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin düşmanıyım amma severim mazlumu...
Gericiliğin şu sizin dilde anlamı bu mu?

13 Kasım 2008 Perşembe

Fatih Camii- Mehmet Akif Ersoy (2. Bölüm)


Nihayet Fatih Camii isimli şiirin, ikinci kısmını da bitirdim. Değerli okuyucu şunu bir kez daha anladım ki, çocukluğundan başlayarak bütün ömrüne uzanan, engin bir imgelem dünyası Akif'in bütün zihnini kuşatmış. Minarelerde göğü uzanan elleri, saf saf durmuş cami cemaatinde sıradağları, Sakin bir cami duvarında, küfre karşı direnişi görecek kadar engin bir tahayyül!

Aşağıya, orjinali ve, sadeleştirdiğim haliyle Fatih Camii şiirini yazıyorum. Fırsat ve imkan buldukça diğerleri için de çalışacağım. Lütfen öneri ve eleştirilerinizi eksik etmeyin! Bu çalışmaların yaygınlaşması için, gençlerin Akif'in idrakiyle çağa bakabilmeleri, Akif'in kitaplarının okursuz kalmaması için hepimizin Safahat için bir şeyler yapması gerekiyor!
Esenlikler Dilerim!

Fatih Camii II. Bölüm


Bir infilâk-ı safâdır ki yâr-ı cânımdır,

Sabâhı pek severim, en güzel zamânımdır.

Ridâ-yı leyli henüz açmamıştı dest-i semâ;

Sabâ da hâb-ı sükûndan ayılmamıştı daha,

Fezâ yı rûhda aksetti, es-salâ-perdâz

Müezzinin dem-i mahmûru, bir hazîn âvâz.

İçimde cûş ederek lücce lücce istiğrâk,

Ezânı beklemez oldum; açılmadan âfâk,

Zalâmı sîneye çekmiş yatan sokaklardan

Kemâl-i vecd ile geçtim. Önümde bir meydan

Göründü; Fâtih'e gelmiştim anladım, azıcık

Gidince, ma'bede baktım ki bekliyor uyanık!

Sokuldum artık onun sîne-i münevverine,

Oturdum öndeki maksûreciklerin birine.

Fezâ-yı ma'bedin encüm-nümâ meşâ'ilini,

O lem'a lem'a dizilmiş ziyâ kavâfilini

Görünce geldi çocukluk zamanlarım yâda...

Neler düşündüm o sâ'atte bilseniz orada!

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: "Bu gece,

Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,

Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!"

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.

Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,

Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,

Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!

Hayâl otuz sene evvelki hâli pîşimden

Geçirdi, başladım artık yanımda görmeye ben:

Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak;

Vücûdu zinde, fakat saç, sakal ziyâdece ak;

Mehîb yüzlü bir âdem: Kılar edeble namaz;

Yanında bir küçücek kızcağızla pek yaramaz

Yeşil sarıklı bir oğlan ki: Başta püskül yok.

İmâmesinde fesin bağlı sâde bir boncuk!

Sarık hemen bozulur, sonra şöyle bir dolanır;

Biraz geçer, yine râyet misâli dalgalanır!

Koçar koşar duramaz... âkıbet denir "âmîn"

Namaz biter. O zaman kalkarak o pîr-i güzîn,

Alır çocuklar, oğlan fener çeker önde,

Gelir düşer eve yorgun, dalar pek âsûde

Derin bir uykuya...

Derken bu hâtırât-ı lâtîf

Çekildi aslına, artık hakîkatin o kesîf

Likâsı başladı karşımda cilve eylemeye;

Zaman da kalmadı zâten hayâli dinlemeye:

Sağım, solum, önüm, arkam huşû'a müstağrak

Zılâl-i âdem iken, bir sadâ bülend olarak,

O kâinât-ı huzu'u yerinden oynattı;

Fezâ-yı mahşere döndürdü gitti eb'âdı!

Sufûf ayakta müselsel cibâl-i velveledâr

Gibiydi. Her birisinden duyuldu sîne-fıkâr,

Birer enîn-i tazarru ; birer niyâz-ı hazîn,

Ki kalb-i rahmeti sızlattı şüphesiz o enîn!

Eğildi sonra o dağlar Huzûr-i İzzet'te;

Göründü sonra o dağlar zemîn-i haşyette!

İnayetiyle Hudâ kaldırınca her birini,

Semâya doğru o dağlar da açtı ellerini.

O anda koptu yüreklerden öyle bir feryâd,

Ki rûhum eyliyecek tâ ebed o dehşeti yâd.

Kesildi bir aralık inleyen hazin âvâz...

Ne oldu Arş'a kadar yükselen o sûz ü güdâz?

O çûş içindeki îman?

Evet, hurûş ederek işte rahmet-i Subbûh,

Bütün yüreklere serpildi kubbeden bir rûh:

Rûh-i itmînan.


Fatih Camii II. Bölüm Sadeleştirilmiş Hali

Bir huzur sökünüdür,canımın yarısıdır,
Sabahı pek severim, en güzel zamanımdır.

Gecenin örtüsünü, kaldırmamış gün eli:
Sabah derin uykusundan, uyanmamışken daha,

Arştan yankılandı, kurtuluşun çağrısı,
Okuyan büyülenmiş sanki, bir acıklı ses

İçimde dalgalanarak , bu büyünün etkisi,
Beklemez oldum sesi, daha sökmeden şafak.

Karanlık örtüyle örtünmüş sokaklardan,
Aşk ile geçtim ki, işte Önümde meydan

Göründü. Fatih'e gelmiştim anladım, azıcık
Gidince, Cami'ye baktım ki uyumamış, uyanık!

Sokuldum, onun,o aydınlık göğsüne
Oturdum, öndeki duvarlardan birine.

Gökyüzünün yıldızdan, parlayan kandilini
Sıra sıra dizilmiş, o inci dizisini,
Görünce geldi çocukluk zamanlarım yadıma
Neler düşündüm o saatte bilseniz orada!

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir. "Bu gece,
Sizinle camiye gitsek çocuklar erkence.
Giderseniz gelin amma namazda uslu durun,
Derdiniz yaramazlıksa, işte ev, oturun!"

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.
Namaza durdu mu, bırakırdı peşimi,
Dalar giderdi. Ben artık özgür olunca,
Deliler gibi koşardım halıların üstünde!

Gözümün önündeydi, otuz yıl önceleri,
Şimdi ise yanımda görüyorum:
Beyaz sarıklı, temiz, yaşça elli beş ancak;
Vucudu sağlıklı, fakat saç,sakal apak;
Ciddi görünüşlü, bir adam, usulca kılar namaz;
Yanımda bir küçük kız, bir de oğlan yaramaz:
Yeşil sarıklı bir oğlan ki, başta püskülü yok
Fesinin tepesinde, yalnızca durur boncuk!
Sarığı hemen bozup, gelişigüzel bir dolar;
Koştukça, açılır, sarık öylesine bağlanmış..
Koşar koşar duramaz. "Amin!",namaz ki sona varmış.
Adam kalkar namazdan, çocuklarını alır:
Oğlan fener çeken en önde,
Gelir düşer eve yorgun, dalar pek sessizcene
Derin bir uykuya!

Derken bu güzel hatıra yitti,
Gerçeğin şimdi yüzü, kendisini gösterdi;
Vakit de yok zaten, hayal kurmaya daha,
Sağım, soğum, önüm arkam hayale dalmış iken,
koca bir bir ses, Sesizliği yararak,
gökyüzünde yayılıp, gitti ta uzaklara!
Cemaat omuz omuza, sanki sıradağ gibi,
Her birinden yankılandı, bu sesin aksi.




Eğildi Dağlar sonra huzurunda Allah'ın
Kapandılar secdeye Allah'ın korkusuyle,
Rahmetiyle Allah kaldırınca hepsini,
Semaya doğru döndü, bütün eller bu sefer


O anda yüreklerden bir feryat koptu,
Ki ruhum sonsuza dek anımsayacak bunu,
Kesildi bir an, inleyen acı sesler,
Ne oldu gökyüzüne, yetişen coşkun iman?
Hani nerede, gökyüzüne erişen o yanık ünleme!


Çağlayarak, işte, rahmeti Allah'ın
Bütün yüreklere serpti, ruhunu güvenmenin.



12 Kasım 2008 Çarşamba

Fatih Camii- Mehmet Akif Ersoy (1. Bölüm)


Değerli Dostlar,
Mehmet Akif'in, müthiş tasvirlerle, imgelemlerle dolu Fatih Câmii şiirini, sadeleştirerek aşağıya yazıyorum. Dilerim ki bir nasipleneni çıkar.

Şiirin ilk kısmını yazıyorm. Hatırlatayım, şiiri ben kendi hevesim için parçala bölmedim. Elimdeki baskıda, ve internette de rastladığım örneklerinde şiir hep aynı biçimde taksim edilmiş.

İlk bölümünün sadeleştirilmesinde. Milli Gazete yazarı, Cevat Akkanat'ın 29.05.2008 tarihli, "Fethi süsleyen âbide: Fatih Camii" yazısından faydalanarak hazırladım. Bakmak isterseniz Burayı tıklayın!

Şiir'in ilk kısmı aşağıda. Esenlikler dilerim!

Fatih Camii

Yatarken yerde ilhâdıyle haşr olmuş sefil efkâr,

Yarıp edvârı yükselmiş bu müdhiş heykel-i ikrâr,


Siyeh reng-i dalâlet bir bulut şeklinde mâzîler,

Civârından kaçar, bulmaksızın bir lâhza istikrâr;


Ziyâ-rîz-i hakîkat bir seher tavrında müstakbel,

Gelir fevkınden eyler sermedî binlerce nûr îsâr.


Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu:

Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür'etkâr!


O revzenler, nazarlardan nihan dîdâra müstağrak,

Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr.


Bu kudsî ma'bedin üstünde tâban fevc fevc ervâh

Bu ulvî kubbenin altında cûşan mevc mevc envâr.


Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;

Semâdan yâhud inmiş hâke, Sînâ-reng olup, Dîdâr!


Tabîat perde-puş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,

O, gûyâ kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr.


Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,

Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr.


Nümâyan cebhesinden Sadr-ı İslâm'ın meâlîsi:

O sadrın feyz-i enfâsıyle gûyâ bir yığın ahcâr,


Kıyâm etmiş de, yükselmiş de bir timsâl-i nûr olmuş.

Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr,


Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda,

Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr:


Bu bir ma'bed değil, Mâ'bûd'a yükselmiş ibâdettir;

Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr.


Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:

Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.


Fatih Camii-Sadeleştirdiğim Hali - 1.Bölüm:


Safahat'ın İlk Şirii.


Mehmet Akif Ersoy'un Safahat isimli kitabında bulunan, ve kitabı hakkında Şairin anımsattığı içtenliği yansıtan şiir. Orjinali ve nacizane katkımla bugünün diline çevrilişi.

Bana sor sevgili kar'i, sana ben söyleyeyim;
Ne hüviyette şu karşında duran eş'arım.
Bir yığın söz ki, samimiyyeti ancak hüneri,
Ne tasannu bilirim, çünkü, ne san'atkarım.
Şi'r için gözyaşı derler, onu bilmem, yalnız,
Aczimin giryesidir bence bütün asarım!
Ağlarım,ağtalamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizarım!
Oku, şâyed sana bir hisli yürek lazımsa
Oku, zira onu yazdım iki söz yazdımsa.

Sadeleştirilmiş Hali:

Bana sor sevgili okur, sana ben söyleyeyim,
Ne değerde şu karşında duran eserim,
Bir yığın söz ki, ustalığı tek içtenliği,
Ne yapmacıklık bilirim, çünkü ne sanatçıyım,
Şiir için gözyaşı derler, onu bilmem yalnız
Çaresizliğimin gözyaşıdır, bence bütün eserim!
Ağlarım ağlatamam, hissederim, söyleyemem,
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar usanmışım
Oku, eğer sana hisli bir yürek lazımsa,
Oku çünkü onu yazdım iki söz yazdımsa.

Mehmet Akif Ersoy ve Safahat!


"Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın. / Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitâbım! / Kim derdi ki: Sen çök de senin arkanda kalsın, / Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım!" Mehmed Âkif Ersoy

Şairlerin, milletlerin hislerine tercüman olması gerekirken, ne yazık ki, bugün şairlerimizi tercümansız okuyamıyoruz. Oysa bugün onlara ne çok ihtiyacmız var, hele ki Akif'inki gibi hisli bir yüreğe.

Nicedir elimin altında, Akif'in, üzerinde ömür tükettiği Safahat. Oysa bugün, onu anlamaktan nice uzağız.

Onu anlamaktan nice uzaksak, o kerte de Çağ'ı onun idrakiyle okumağa muhtacız.

Bir karar verdim. Genç kardeşlerim, O'nu şiirlerini yazdığı dilde anlamakta zorlanan insanlarım için, nacizane bir katkı olarak, günümüz Türkçesine çevirmeye gayret edeceğim.

Dikkatli olmakta fayda gördüğüm birkaç husus var:

1- Bugün dahi kullanılan ve karşılıkları bilinen kelimeleri, Osmanlıca da olsa çevirmeyeceğim.
2- Şiirin tadını, ritmini bozmamak için elden geldiğince gayret sarfedeceğim.
3- Bu çabamdan dolayı söven de olacaktır, sayan da! Ama Akif'in büyük eserine ve kutlu hatırasına yapılacak en büyük saygısızlığın, kitaplarını okursuz bırakmak olduğunu düşünmenizi istiyorum. Uğurunda ömür hasrettiği bu fikirleri ve onun bir temsili olan kitabını okumak zorundayız! Bu çabamı böyle bir zorunluluğun ertelenmemesi adına,