Şakir Keçeli / Doç. Dr. Özgür Savaşçı1
“Yarım hoca dinden / Yarım hekim candan eder.”
Atasözü
Giriş
İnsanoğlu
düşünmeye ne zaman başlamıştır bilinmez ama; insan, “aklının
ermeye” başladığı zamanlardan başlayarak nereden niçin
geldiğini ve nereye niçin gideceğini hep merak etmiş; bu sorulara
ulaştığı olgunluk (kemâlât) ve bilgi derecesinde yanıtlar
vermeye çalışmıştır. İlk insanlar karşılaştıkları
yıldırım, yangın, fırtına, ay ve güneş tutulması gibi doğa
güçleri karşısında, bunların neden oluştuklarını
bilmediklerinden, korkuya kapılmışlar; bu olaylardan da birtakım
“tanrıları” sorumlu tutmuşlardır. Bu dönemlere çoktanrılı
(politeist) dönem adı veriyoruz.
İnsanların,
her şeyin tek bir müsebbibi (sebep olanı) bulunduğu görüş ve
inancına ulaşması kolay olmamıştır.2
Her şeyin tek bir müsebbibe (nedenine) dayandırıldığı inanç
sistemlerine Tek Tanrılı (monoteist) Dinler adı verilir. Bunların
başında da bilindiği gibi Musevȋlik, Hıristiyanlık ve İslam
dini gelir.
Aydınlanma
Çağı’ndan (18. yy’dan) başlayarak bilimsel-teknolojik
alanlarda aklȋ özgürlüğüne kavuşan insanoğlu her şeyi
sorgular olmuş, her şeyin nedenini, niçini araştırır olmuştur.
Kuşkusuz bu gelişme yüce Tanrı’nın iradesi doğrultusundadır.
Çünkü, İslam’ın Türk yorumu olan Bektaşiliğe göre Tanrı
gizli bir hazine iken bilinmek, görünmek istemiş ve bu nedenle
evreni (ya da evrenleri) yaratmıştır. İnsan, sorgulayıp
araştıracak ki, Tanrı’sını bulsun, bilsin. Bektaşiliğe adını
veren Hz. Hünkâr Hacı Bektaş Veli bu durumu dört sözcükle çok
özlü bir şekilde çok güzel ifade etmiştir: Ara – Bul – Bil
– Ol3!
Bilimin,
özellikle doğabilimlerinin 20. yüzyılda büyük ivme kazanarak
geometrik olarak hızla gelişmesi, insanları her şeyi bilimle
açıklayabilecekleri zannına yöneltmiştir. Ateizm akımının
bilimin ivme kazanmasından sonra ortaya çıkışı bir rastlantı
olmasa gerektir. Bu konuyla ilgili Werner Heisenberg’in (1901-1976)
çok ünlü bir özdeyişi vardır: Doğabilimleri bardağından
içilen ilk yudum insanı ateist yapar, ama bardağın dibinde sizi
Tanrı beklemektedir4.
Bugün
gelinen nokta odur ki, doğabilimleri alanında Büyük Patlama
Kuramı (İng. Big Bang Theory, Alm. Urknalltheorie)
evrenin yaratılışı konusunda en tutarlı bir kuramdır. Çünkü
bu kuramı çürütecek aynı derecede tutarlı bir karşıt kuram
bugüne değin geliştirilemediği gibi, Büyük Patlama kuramı
gittikçe daha da doğrulanmaktadır.
Türkiye’nin
ciddi dergilerinden biri olan Bilim ve Ütopya Dergisi’nin
185. sayısında “yaratılış inancı” (veya teorisi),
pozitivist bir yaklaşımla eleştirilmiştir. Bize göre bu
bakışın bilimsellikle ilişkisi yoktur.
Biz bu
yazımızda insanlığın aklını her zaman kurcalamış olan “Evren
nasıl yaratıldı? Ne için yaşıyoruz?” sorusuna İslam
açısından yanıt vermeye çalışacağız. Kanımız odur ki,
hangi düşünce ve inançta olursa olsun, yukarıdaki bu iki temel
soruya tutarlı bir yanıt veremeyen insanın en azından kendisiyle
ilgili bir sorunu vardır.
En son
söylenecek sözü en başta söyleyerek konumuza girmek istiyoruz.
Evrenin oluşumunu hangi bilimsel verilere dayanarak açıklarsak
açıklayalım, bilimin (başka bir deyişle aklın) gelip dayandığı
ve tıkandığı, yani yanıtlayamadığı sorular ve sınırları
vardır. Bilimin bittiği yerde inanç başlar. O inancı kabul edip
etmemek kişiye kalmış bir durumdur.
İşte,
“Büyük Patlamadan önce ne vardı (veya ne oldu)” sorusu,
bilimin tıkandığı böyle bir sorudur.
Oysa bu
soruya bilimsel değil de, dinsel olarak yanıt vermek olanaklıdır.
Büyük Patlamadan önce, Bâkî (zaten hep var olan)
sıfatını taşıyan ve Türkçesi Tanrı, Arapçası
Allah, Farsçası Hudâ, Almancası Gott,
İngilizcesi God, Grekçesi Deos,
Latincesi Deus olan Yüce Yaratıcı vardı. O
görünmek istediği için Kün, yani “ol”
buyruğu ile Büyük Patlama oldu ve böylece Evren
(Kâinat, Universum) yaratıldı.
Şimdi
asıl konumuza geçmeden önce kısa ve öz olarak, aynı zamanda
herkesin anlayabileceğini umduğumuz bir yalınlıkta Büyük
Patlamayı anlatmaya çalışalım.
Günümüzde
gökbilimcilerce benimsenen modellere göre Evren 13,7 milyar yıl
önce çok yüksek sıcaklıkta aşırı yoğuşmuş bir yapıya
ulaştı ve hızla genişlemeye başladı. 1948'de G. Gamow bu
yoğuşum evresinden kalmış izotop bir fosil ışınımın tüm
Evren'de bulunması gerektiğini öne sürdü. Nitekim 3 K[elvin]'e
değin soğutulmuş bir cismin yayacağı ışınıma eşdeğer olan
bu ışınım 1965'te ortaya çıkarıldı5.
Bu teori
İslâma aykırı değildir. Aksine Kur’ân, 21. Enbiyâ
Sûresi 30. âyetinin sözlerini desteklemektedir. Çünkü bu
âyetin ilk bölümünün sözleri şöyledir: “ …Göklerle
[gezegenler ve yıldızlarla] yerin bir tek bütün olduğunu
[yani bir nokta gibi olduğunu] ve bizim [yani Tanrı’nın]
sonradan onu ikiye ayırdığımızı görmüyorlar mı? Hâlâ
inanmayacaklar mı?” 6
Evrenin
oluşum süreci başlangıcında oluşan madde (Alm. Materie)
ile karşıt-madde (Alm. Antimaterie) birbirlerini yok etseler
de, süper simetri adı verilen bu simetri durumu kırıldı (simetri
kırınımı, Alm. Symmetriebruch) ve önce madde,
sonra yıldızlar ve gökadalar (galaksiler) oluştu. Bektaşiliğe
göre bu simetri kırınımı tesadüfî olmayıp Tanrı’nın
saptadığı yasalar (sünnetullah) uyarınca meydana
gelmiştir.
Şekil 1: Büyük Patlama ve Evrenin Oluşumunda Aşamalar.
Aşağıdaki Şekil 2’de ise şekil 1’in biraz daha
detaylandırılmış hâlini açıklamalarıyla birlikte veriyoruz.
|
1 K (Kelvin) = Eksi
273 C (Derece Celcius)
|
Geçen Zaman ve Isı
Durumu
|
Açıklamalar
|
|
|
2,73
Kelvin
109
yıl
300.000
Yıl
1013
saniye
102
saniye
10-1
s 1010 K
10-15
saniye
10-35
saniye
10-43
saniye
1032 K
|
Bugünkü
durum
Yıldız
ve Galaksiler oluşuyor
Evren
saydamlaşıyor.
İlk
atomlar oluşuyor.
Helyum
atomları oluşuyor.
Zayıf
etkileşim gücü ile elektro zayıf kuvvet, birbirinden ayrışıyor
Madde
ve karşıt-madde birbirlerini yok ediyor.
Şişme
evresi,
Kuvvetli
Etkileşim Gücü ayrışıyor. 7
Süper
Simetri
Büyük/İlk Patlama
|
Bilimin
Henüz Açıklayamadığı Sorular:
1. Bugün
Evrenin her tarafında geçerli olan ve başlangıçta bir arada
bulunan dört ana kuvvet (Zayıf Çekirdek Gücü, Kuvvetli Çekirdek
Gücü, Elektromanyetik Güç ve Çekim Gücü) nasıl bir tek
formüle indirgenebilir?
2. Bugün
evrendeki bütün maddelerden bariyonik (yani ağırlığı olan)
olanlarının oranı yaklaşık % 15’tir. (Şekil 3’e bakınız).
Bunun ancak yüzde 1,3’ünü görebilmekteyiz. Evrenin Yüzde 12’si
karamadde halindedir. Bunu dolaylı olarak kanıtlayabiliyoruz.
3.
Bariyonik olmayan kara-maddenin evrendeki oranı ise % 86,7’dir.
Bilim insanları bariyonik olmayan bu kara-maddeye Tanrı
maddesi adını vermektedir. Tanrı maddesinin niteliği
hakkında en küçük bir fikrimiz yok.
|
|
Bariyonik
kara-madde
yakl. %
12
Bariyonik
ışıyan madde
yakl. %
1,3
Bariyonik
olmayan kara-madde
yakl. % 86,7
|
|
Şekil 3: Madde Türlerinin
Evrendeki Dağılım Oranları8
|
|
Tanrı
maddesi sözlerinden Kamutanrıcılığı düşüncesini
savunduğumuz sonucu asla çıkartılmamalıdır. Hıristiyan
Tasavvufunun kabul edip savunduğu Kamutanrıcılığını
Bektaşîlik asla kabul etmez9.
(Bu konuyu ayrı bir makale ile ileride açıklamayı düşünüyoruz.)
Evrenin
oluşumuyla ilgili daha ayrıntılı bilgi isteyenlere, Steven
Weinberg’in alanında çığır açmış olan İlk Üç Dakika adlı
yapıtını salık veririz10.
Bu ülkede
yaşayan insanların, Tanrı’ya ve O’nun yaratıcı eylemlerine
inanmak gibi bir zorunluluğu yoktur. Esasen böyle bir zorunluluğun
olduğunu düşünmek de Kur’ân-ı Kerîm’in buyruklarına
da aykırıdır. Çünkü Kur’ân Bakara Sûresi 256.
âyetinde şöyle denmektedir: “Dinde zorlama yoktur.
Ayrı eğri, doğru yol / Tâgût11
kötü yol… Sen de bu gidişten uzak ol…” 12
Ama inanmayanlar da inananların inandıklarına saygılı olmak
zorundadır. Eleştirdiğimiz dergi kapağında altını çizerek
İslâma inananların inandığı yaratıcı ve yaratılış
inancının bir safsata olduğunu yazmaktadır. Halkımız
arasında safsata sözcüğü hakaret ve küçümseme sıfatı
olarak kullanılmaktadır. Biz bu yanıtımızda Bektaşîliğin
gereği olan nezaket ve incelik kurallarına bağlı kalmaya
çalışacağız. Çünkü bizim inancımızın parolası şudur:
Kaldı ki
dine saldırmak, onu yıpratıp yok etmez. Aksine, onu hem
gericileştirir ve hem de gericileşen yaşamını uzatır. Bizlere
inanmayanlar, ünlü materyalistler Karl Marks ve Fredirich Engels
tarafından kaleme alınan Din Üzerine adlı kitaba bir
bakmalılar.15
Aynı din
farklı coğrafyalarda, farklı sınıflarda, farklı uluslarda (veya
halklarda) ve farklı zamanlarda farklı farklı yorumlanır. İslâm
dini ve öteki dinler hakkında yargıda bulunurken, bu gerçek asla
gözardı edilmemelidir.
Öte
yandan, İslâm dîninin temel kaynağı olan Kur’ân-ı
Kerîm’in ilk muhatapları ilkel ve sadece on üç kişinin
okuma yazma bildiği16
cehalet topluluğudur. Bu nedenle Yüce Tanrı, bazı gerçekleri
insanlardan gizlemiştir. Aksine davransaydı “Anakent ve
çevresi” (Mekke ve çevresi) İslâma
direnecek ve bu din ölü doğmuş olacaktı. İşte o yüzden Yüce
Tanrı, bazı gerçekleri sıradan olan, yani belli bir eğitim
sürecini yaşamayan insanlardan gizlemiştir. Bu gerçekleri
seçkinlerin anlayabileceği bir dille anlatmıştır. Başka bir
anlatımla Kur’ân’ın bir zâhiri, bir de bâtınî
anlamları vardır. Nitekim, “Ben Allah’ın konuşan
Kur’ânıyım” diyen ve Hazret-i Muhammed tarafından
“ilmin [İslâmın] kapısıdır”
diye tanımlanan Hazret-i Alî’ye göre; “Kur’ân-ı
Kerîm’in hiçbir âyeti yoktur ki dört anlamı bulunmasın;
zâhir, bâtın, had
ve muttala (İlâhi tasarım,
project, divin). Zâhir dil ile ikrar içindir.
Bâtın kalp ile kavramak, onay içindir. Hadd
meşru [legal, hukuksal] olanla olmayanı belirtir.
Muttala ise, Allah’ın her bir âyeti ile
insanda gerçekleştirmeyi buyurduğudur”. 17
Tartıştığımız
konuyu yakından ilgilendirdiğinden, bu konuya devam etmek
istiyoruz::
“…
Abdullah ibni Abbas18Mekke’ye
on iki mil uzaklıktaki Arafat Dağı üzerinde toplanmış büyük
bir insan topluluğuna 65. [Talâk] sûresinin 12. âyetine 19
işaret ederek şöyle haykırdı: “Ey insanlar! Size bu âyeti
bizzat Peygamber’den duyduğum yorumlayışa göre yorumlasam, siz
beni taşlardınız (Corci Zeydan, c. 1, s. 34).” 20
Hemen hiç
değişmeyen, yani tekdüze olan bir doğada yaşayan Mekkeliye evren
sürekli değişim halindedir denilseydi İslâmı kabul ettirmek
olanaklı olabilir miydi? Nitekim Hazret-i Peygamber, insanlardaki
put sevgisini yıkmak için resmi hoş görmemiştir. Aradan bunca
zaman geçmiş ve bu geçen zaman içinde insanlık binlerce
mucizeler yaratmış, ama bazıları hâlâ “ resim yapmak
haramdır” demektedirler.
Bazı
gerçekleri, ciddi bir islâmî ve tasavvufî eğitim almamış
insanlardan gizlemek İslâm dünyasında bir gelenek ve hatta bir
kural haline gelmiştir. Abdullah ibni Abbas’tan yaklaşık 650 yıl
sonra yaşayan Ahî Evren (veya Evran, vefatı 659 H. / 1171
M.) şöyle diyor:
“Nice ilim cevherleri var ki; onu ortaya saçarsam bana, ‘sen
putperestsin’ diyeceklerdir.
Müslümanlar kanımın dökülmesini mübah [hukuka uygun]
sayacak ve en kötü şeyleri reva göreceklerdir.
Cahiller görüp de fitne çıkarmasınlar diye ilmimin incilerini
gizliyorum.” 21
Ahi
Evren’in haklı olduğu Hallac-ı Mansûr’un, Maktûl
Suhreverdî’nin, Seyyid İmâdeddîn Nesîmî’nin
başına gelenlerle sabittir.
Bu
nedenlerle Kur’ân’ı yorumlarken veya İslâmla ilgili konuşup
yazarken, sözel (zâhirî) yorumlarla birlikte, içrek (bâtınî)
yorumlara da dikkat etmek gerekir.
Ciddi bir
eğitimden geçmemiş cami hocasının veya sokak insanlarının
değerlendirmelerinden, tanımlarından hareketle bu din hakkında
karar vermek, bir buçuk milyar insanın inandığı İslâma karşı
haksızlıktır, insafsızlıktır.
Üzülerek
söylüyorum, Bilim ve Ütopya Dergisi’nin bu sayısında
yayımlanan makalelerin büyük çoğunluğu, İslâmiyetin tasavvufî
yorumu açısından tam anlamı ile bilgisizlik örneğidir.
Derginin
yazarlarının düşüncelerini söyle özetleyeceğiz:
“Evrenin
bir Yaratıcı (Tanrı) tarafından yaratıldığını ileri
sürenler, yani dinler evrim (tekâmül) kavramına
inanmıyorlar.
Dinlere
ve islâmiyete göre evren ile dünyamız, bir çırpıda ve de
kıyamete değin, hiç değişmeyecek şekilde yaratılmıştır.
Okuyucumuzun
daha rahat bilgilenmesi için, sayın Prof. Dr. Ali Demirsoy’un
makalesinden bazı özetler aktarmakta yarar görüyoruz:
* Çocuklar doğduklarının ilk birkaç ayında bazen çok daha uzun
bir süre, gaz sorunu yaşayarak ailelerini ve kendilerini perişan
ederler. Bu gaz ya anadan geçer yada çocuğun sindirim sistemindeki
tasarım hatasından kaynaklanır.
Bir evrimciye sorsanız, ağaçtan ağaca atlarken anasının sırtına
yapışarak [acaba anasının sırtına yapışan çocuk bu yapışmayı
nasıl öğrenmiş ki?] her sıçrayışta sürekli gazını çıkaran
bir canlının böyle bir sorunu olmamıştır (…) Ne zaman ki
doğal yaşamdan ve doğal evrim sürecinden ayrıldık bu gaz sorunu
çıktı.
* Osteoporoz (kemik erimesi) bu gün kırk yaşını geçmiş
herkesin korkulu rüyasıdır ve geçici de olsa tedavi için önemli
harcamalar yapılmaktadır. Her şeyli bilen Doğaüstü Güç [yani
Tanrı], ömrümüzün ortalarında neden bizi oluşturan iskeletin
içini boşaltsın ve kırıklarla uğraştırsın. Bunların içine
her besinimizde bolca bulabileceğimiz kalsiyumu yerleştirme güç
mü olacaktı? Yoksa bu da mı Takdiri İlahi hanesine yazılacak?
Ancak bir evrimciye sararsanız kemikler işlev gördüğü sürece
ve doğada güç kullandığı sürece sağlıklı kalır; sürekli
kitap okuyan ve dua eden birinin kemikler (bu arada kaslar)
üzerindeki tonus (basınç etkisi) azalacağı için içini
boşaltması kaçınılmazdır. Evrim, gerçekler üzerinde işlev
yapar, acımasızdır, tarafsızdır duygular ve sevgiler üzerinde
değil.
* Menopoza girmiş her kadının rahim kanseri ve meme kanseri
korkulu rüyasıdır. Çocuk yapma yetisini yitirmiş ve başka bir
görevi kalmamış bir organın vücuttan kaldırılması çok zor
biyolojik bir işlem değildir. Böyle bir korkuyu insanlara
yaşatmanın ne anlamı var?
Ancak bir evrimciye sorarsanız o size der ki, doğa bir canlının
üreme gücünü yitirmiş bir bireyi barındırmak gibi bir lüksü
olmadığı için uygun yöntemi geliştirme denemesine girmemiştir.
* Bir anlamda dünya tamamlanmamış bir tasarım olduğu için evrim
sürmektedir. Eğer her şey mükemmel olsaydı evrimleşmeye gerek
duyulmayacaktı. Halbuki canlı daha iyi daha etkili, daha uyumlu
yapıyı kazanabilmek için 3-8 milyar yıldır daha yetkin olmayı
aramaktadır. … Tanrısal bir tasarımda ilk olarak basitini yapma,
daha sonra kullana kullana etkilisini geliştirme gibi bir mantık
olamaz..
Artırılması olanaklı olan bu açıklamalardan ulaşılması
gereken sonuç şudur: Evren ve dünya yaratılmamıştır. O bir
evrimin (tekâmülün) bir ürünüdür. Dinler, evrenin ve dünyanın
evrimini inkâr ettikleri için, onların söyledikleri “safsatadır”.
Bu nedenle de Yaratıcı bir Tanrı yoktur.
Özetle
aktarmaya çalıştığımız bu yargı İslâmın tasavvufî
yorumuna, bu arada Bektaşiliğin teolojisine (Tanrıbilimine)
aykırıdır. Derginin yazarları Kabe’de şeytan taşlayan hacılar
gibi, beyinlerinde yarattıkları fiktif İslâma durmadan ve hırsla
taş atmaktadırlar.
Muhatabı sıradan halk olan, entelektüellerden [tasavvufun
dili ile havas’tan] uzak yaşayan cami hocasının veya
şeriatın İslâm dini olduğunu iddia eden ve İslâmın
gerçek anlamını kavrayamayan medrese ulemâsının söyleyip
yazdıklarından hareketle bu yargıya varmaktadırlar.
Şüphesiz
şeriatsız Müslümanlık olmaz. Ama, “şeriat var
şeriattan içeri”…
Kur’ân’a,
Yani Gerçek İslâma Göre Tanrı, Evren ve Yaratılış
“O, [Allah] her ân yaratma
halindedir”
55. Rahmân Sûresi 29. âyet. 22
Bilim ve
Ütopya Dergisi’nin yukarıda numarasını sunduğumuz sayısında
makalesi bulunan yazarlar Darvin’in ünlü teorisini adeta fetiş
haline getirmişlerdir. Bu yazarlara göre İslâm dîni ve öteki
dinler evrimi kabul etmemektedirler.
Yukarıda
sunduğumuz Rahmân Sûresi 29. âyeti bu yargıyı kökten
yıkmaktadır. Kaldı ki Bilim ve Ütopya Dergisi’nin önceki
sayılarında, İslâm Filozoflarının, Darvin’den yüzlerce yıl
önce, evrimi savundukları, ciddi kaynaklara dayanılarak
kanıtlanmıştır.
Bilim
insanlarına göre 0 (sıfır) anında “Olağanüstü
küçük hacim içinde olağanüstü yoğunlukta “Ylem”
adı verilen ilksel uzay zaman varlığı” ortaya çıkmıştır.
Bunu “Planck zamanı: kütle çekiminin ortaya çıkışı. Uzay
zamanının büyümeye başlaması” izlemiştir.23
Bu süreç milyarlarca yıl devam etmiş ve sonunda yaşadığımız
bu dünya meydana gelmiştir. Bilim insanları bu tezlerini aksi
kanıtlanmayacak kanıtlarla kanıtlamadıklarına göre, savları
bir teori (inanç) olmaktan ileri geçemez.
Acaba
İslâm dîninin Türk yorumu olan Bektaşîlik, dünyanın ve
üzerinde yaşayan canlıların ortaya çıkmasını nasıl
anlatmaktadır? Başka bir söylemle; İslâm dîni ve Bektaşîlik,
evrimi ret mi ediyor?
Ezelde
(başlangıçta) ne mekân, ne de zaman, ne yön, ne madde ve ne de
güç vardı… Sadece O vardı…24
Bunlar olmadığı için bu dönemin akılla, bilinçle tanımlanması
olanaksızdır. Tasavvuf dilinde bu döneme “Âlem-i amâ
veya Kemûn” adı verilir.25
Âlem-i
amâ’da bulunan Tanrı; “nitelikten, şekilden [yani nicel
ve nitel sıfatlardan], keyf [şekil ve iyilik] ve kemden
[nicelikten], bütünü ile muarrâ [temizlenmiş] ve
müberrâ [arınmış, soyutlanmış] idi. O’na, [yani
Tanrı’ya] Salt Varlık” idi diyebiliriz … Bu
nedenle, bu âlem-i hadisât [yaratılanlar, evrenler] bu
tecelliyat [görünürlük] olmadan önce, ancak Vücûd-ı
mahz [gizli vücut, Tanrı], bir Vücûd-ı
sırf var olmak hassasiyetiyle, her türlü nitelik ve
nicelikten uzak bir Vücûd-ı mutlak vardı denilebilir. Bu varlığa
terminolojide “Vücûd-ı Baht” da
demişlerdir ki, bu “Yalnız Varlık”
anlamına gelir”.26
Tanrı
Salt (Mutlak) Güzel’dir. Bu nedenle O’nda, O’nun
güzelliğini çirkinleştirecek bir eksiklik, bir kusurun sonsuzda
biri bile yoktur.
Bektaşîliğe ve İslâm mutasavvıflarına göre Tanrı, bu
güzellik nedeni ile kendi kendine âşık oldu. Kendi güzelliğini
görmek ve sevmek istedi. İranlı düşünür Molla Câmî’nin
dili ile: “Kendi kendine aşkın kumarını oynuyordu. / Kendi
kendine sevgilinin şarkısını söylüyordu” (Rıza
Tevfik, s. 237)27
Ama ezelde (öncesizde) Tanrı’ya ayna olacak veya O’nun
güzelliğine aşık olacak, aşkın ateşi ile “güneşleri
bile yakacak” 28
bir varlık yaşamıyordu. Oysa Salt Güzel olan yüce Tanrı,
her güzel gibi, sevilmek istiyordu. Bu istek başta insan olmak
üzere evrenlerin yaratılması kararının verilmesine neden oldu.
Tanrı
yaratılışın nedenini şu sözlerle açıklamaktadır: “Küntü
kenzen mahfiyyen [gizli bir hazine idim] ahbebtü [sevdim]
halâktü’l-halka li u’refe”. Yani: “Ben gizli bir hazine
idim. Sevilmek için halkı yarattım.”29
Demek ki
insan , bir aşkın, bir sevdanın ürünüdür. Yaratıkların
içinde meleklerin değil de insanın ilk sırada yer almasının
nedeni de, onda sevgi ile nefretin; kin ile bağışlayıcılığın,
alçakgönüllülük ile kibirin vb. bir arada bulunmasıdır. Bu
çelişkilerin bir arada bulunması yüzünden insanın aşkının
riya olup olmadığı rahatlıkla bilinebilir. Oysa melekler Tanrı’yı
sevmek üzerine programlanmışlardır. O yüzden onların Tanrı
sevgisi, kendilerinden değil, melekleri programlayan Yaratan’dan
geldiği için değerli değildir.
Şüphesiz
bu inanca, maddeden başka gerçek olmayacağına inananlar
inanmayacaklardır. Onlara göre duyularla algılanmayan nesneler
gerçek değildir. Ayrıca İslâmın şeklȋ yorumcuları da,
sözlerini aktardığımız hadisin gerçek olmadığı inancındadır.
Ama Bektaşîler ve İslâmın tasavvufî yorumcuları, hadisin
gerçekleri yansıttığına inanırlar.
Evet, bu
hadis gerçektir. Hem de güzel bir gerçektir. Çünkü evrenin,
insanın; bir sevginin, bir aşkın ürünü olduğunu anlatmaktadır.
Böylece, din, ahlâk, hukuk ve giderek yaşamın kendisi, bir sevgi
ve aşk haline dönüştürülmektedir.
Yukarıda
Arapça aslı ile birlikte Türkçe karşılığını sunduğumuz
hadis insana kimlik ve kişilik kazandırmaktadır. Çünkü yüceler
yücesi Tanrı kendi güzelliğini insan aynası ile seyretmektedir.
O ayna olmasa Tanrı’nın salt “güzelliği [on]
para [bile] etmez”. 30
Bu inanç
insanı kul olmaktan çıkartmaktadır. Eğer insan gerçekten
insansa, kendisine verilen bu onurum altında kalmaz ve Tanrı’yı
sever ve sürekli gönlünde yaşatır…
Bu inanca veya teoriye inanmayanlar evreni bir noktanın parçalanması
ile başlatmakta onun gerisine gidememektedirler. Biz ise, bu büyük
patlamanın gerisine gidiyoruz.
Tanrı
yaratma kararını verdikten sonra ne oldu?
Önce
evrenin en ince ayrıntılarına değin bir planını, bir projesini
yaptı. Yaratılışın başladığı andan, kıyamete değin
gelişecek tüm olaylar proje olarak birer birer saptandı. Ayrıca
sürekli yaratılışa egemen olacak doğa yasaları da, birer birer
belirlendi.
Bu
tasavvurdan, yani planlamadan sonra ilk olarak, insanların
ruhlarının yaratılması sürecine geçildi. Bektaşîliğe ve
İslâm tasavvufuna göre, ilk yaratılan insan ruhu Hz. Muhammed’in
ruhudur. Çünkü Tanrı bir başka kudsî hadisinde Peygamberimize:
“Levlâke levlâk lemâ halaktü’l-eflâk”; yani “Sen
olmasaydın! Sen olmasaydın, bu evrenleri yaratmazdım” diye
buyurmuştur.31
Hz. Muhammed, Hz. Alî’ye, “Seninle ben aynı nurdan
yaratıldık” dediği için de Hz. Muhammed’in ruhu ile Hz.
Alî’nin ruhu birlikte yaratılmıştır.
Hz.
Âdem’in ruhu ve dolayısıyla tüm insanların ruhu Hz.
Muhammed’in ruhundan sonra yaratılmıştır. Bunu
Edib Harâbî şöyle anlatır: “Kaf (u) nun hitâbı
izhâr olmadan / Biz bu kâinâtın ibtidâsıyız / Kimseler vâsıl-ı
didâr olmadan [Tanrı güzelliğini idrak etmeden] / Ol Kabe
kavseyn’in ev ednâsıyız” 32
derken bu olayı anlatmaktadır. 33
Kur’ân’ın
21. Enbiyâ Sûresi 107. âyeti de, yukarıdaki hadisin
sözlerini desteklemektedir. Çünkü bu âyetin sözleri
şöyledir: “Biz seni yolladık rahmet olmak üzere. / Hakk’tan
rahmettir diye yolladık evrenlere.” Hz. Muhammed’in ruhundan
da, bütün insanların ruhu yaratılmıştır.
Öyleyse
insanlar tam anlamı ile eşittir. Onlar arasında ayrımcılık
yapmak, yaratılışın özüne aykırıdır. Ne var ki, bu
eşitlikçiliği kozmopolitlik olarak anlamamak gerekir. Çünkü
Muhammed Peygamber, “hubbü’l- vatan mine’l-iman”
(yani vatan sevgisi inancın olmazsa olmazıdır) diye
buyurmuştur. O yüzden Bektaşî, insanlar arasında ayrımcılık
yapmaz; ama vatan söz konusu olduğunda eşitlikçilik duygusunu
kaldırır atar.
Prof. Dr.
Ali Demirsoy’a sorarsanız insanın, öteki yaratıklardan farkları
yoktur ve insan asla eşref-i mahluk (yaratıkların en
onurlusu) değildir. O bu konuda şunları yazmaktadır:
“…
Evrimciye sorarsanız? Doğa kimseye yönelik ve farklı bir statü
tanımamıştır. (…) Hele hele Eşref-i mahluk gibi bir özel
durumu hiç tanımaz, insanı canlılardan hiç ayırmaz. Ona özel
bir imtiyaz tanımaz. (…)”
Oysa,
İslâm dini ve Bektaşîlik bunun tam aksini söyler. Çünkü insan
onurlu bir yaratıktır. Kur’ân-ı Kerîm 2. Bakara Sûresi 31.
âyeti, Tanrı’nın insana “eşyanın adlarını”,
yani “yaratılışın kurallarını ve gelişimini anlatan
doğa yasalarını” öğrettiğini söylemektedir. Bu
güç ve kudret, melekler ve İblȋs dahil hiçbir canlıya
verilmemiştir.
Aradan
geçen zaman Kur’ân’ın bu tebliğinin gerçeklere uyduğunu
göstermektedir. Çünkü şu anda insan, akıl almaz yaratıcılık
örnekleri vermektedir. Yaratıcılık alanında o kadar ilerlemiştir
ki, bu günlerde başa dönmekte ve “büyük patlamayı”
(Tanrı’nın Ol buyruğundan hemen
sonraki anı) İsviçre’de temsilî olarak
canlandırmaya çalışmaktadır.
İnsanlık,
“Gayb Âleminde” gönlüne yazılmış olan
adları, yani doğa yasalarını öğrenip yaşama geçirdikçe,
dünyaya egemen olmaktadır. Eğer daha fazla kâr elde etmek için
çıldırmazsa, bu dünyada cenneti kuracak ve giderek evrene egemen
olacaktır. Çünkü o Kur’ân-ı Kerîm’in buyurduğu gibi,
“Tanrı halîfesidir” (ardasıdır).
Yüce Tanrı, diğer yaratıklara bir veya birkaç sıfatını
verirken insana, zâtî (görünen) ve subûtî (edimsel)
sıfatlarının (niteliklerinin) tümünü vermiştir.34
Acaba
böyle bir tasarım olanaklı mıdır?
İnsan
soyunun DNA’yı bilmediği bir çağda Hz. Alî (598- 661
M.) insanın küçük bir evren (mikrokosmos) olduğunu şu sözlerle
anlatmıştır:
“Derman sende, fakat senin haberin yok; / Derdin senden fakat
sen görmüyorsun. / Kendini küçücük bir beden [cism-i sagȋr]
sanıyorsun. / Oysaki koskoca âlem dürülmüş içinde
senin. / Öylesine apaçık, apaydın kitapsın
ki / Gizli şeyler onun harfleri ile meydana çıkmada, /
Dışarıya ihtiyacın yok senin, / Gönlünde yazılmış yazılar
her şeyden haber verir sana”. 35
Yine Hz.
Alî, bir başka dörtlüğünde de şunları söylemiştir: “Dıştan
bir kanıt veya haber aramaya lüzum ve ihtiyacın yoktur. Sende var
olan kalbin [Hz Alî sende olan DNA dese Mekke halkı “galiba
Ebû Talib aklȋ dengesini yitirdi” diyecekti] gizli olan
her şeyden haber verebilir”.36
Bektaşîlik
inancına göre, evrende ne varsa onun bir benzeri insanda da
vardır.37
Bu nedenle de insan evrenin özü ve özetidir. İnsan vücudunun
yapısı, yaşamı süresince karşı karşıya kalacağı
psikolojik, toplumsal ve sosyolojik sorunların çözülmesine
yardımcı olacak bilgi ve deneyimler insanın DNA’sında
yüklüdür.
Bir
milimetrenin binde biri büyüklüğünde DNA adı verilen
damlacık, fosfor, azot, hidrojen ve oksijen gibi atomlardan oluşan
bir zerredir ve bir milyar atomun bir araya gelmesiyle meydana gelir.
“İnsan hücresinin tüm kalıtsal bilgilerini taşıyan bu
molekül, hücre çekirdeğinin içinde asılı tutulan birbirine
sarılı, helezon şeklindeki iki molekül zincirinden oluşur.
Bu sarmal zincir merdiveninin her basamağında, hareket halindeki
dört kimyevi bazdan oluşan çift halkalar
dizilmiştir. Bunlara adenin (A), guanin
(G), sitozin (C), timin (T)
adı verilir. Bu bazların milyarlarcası anlamlı bir
sıralama ile dizilerek DNA molekülünü
oluştururlar. Ve bu çift halkalı bazlarda altmış dört
amino asidin şifrelendiği böylece, DNA’nın
bazı bilim adamlarına göre 4, bazılarına göre de 64
harfli bir dille konuştuğu tespit edilmiştir. Dört
harfle konuşsa bile, bunun ne büyük ve kapsayıcı bir sistem
olduğunu anlamak için bilgisayara bakmamız yeterlidir. Çünkü
bugün kullandığımız en gelişmiş bilgisayarın belleğindeki
bilgi sıfır ve bir (0-1) ile ifade edilir. Yani, belleklerindeki
bilgi iki harfle okunur”.38
27.
Neml Sûresi 88. âyetinin sözleri de çok ilginçtir: “ …
her nesneleri [şeyleri] en güzel, sapasağlam / Yapan,
Yüce Tanrı’nın işlerindendir tamam…” 39
Acaba bu
kadar mükemmellik; bir raslantının sonucu olabilir mi? Olursa
insan neden bu kadar mükemmel nesneler yaratamıyor?
Biz yine
DNA’ya devam edelim:
“DNA’da kayıtlı olan bilgiler, akılamaz
derecede devasa boyutlardadır. Öyle ki gözle görülmeyen tek bir
DNA molekülünde tam bir milyon ansiklopedi
sayfasını dolduracak kadar bilgi bulunur.
Evet, her bir hücrenin çekirdeğinin içindeki molekülde,
yaklaşık beş milyar bilgiye sahip 1000 ciltlik dev bir kütüphane
bulunur. Ve kâinatın Sahibi tüm bu bilgileri, bu muazzam
kütüphaneyi yağ, protein ve suyun oluşturduğu bir mikron
[milimetrenin binde biri] büyüklüğünde bir moleküle
yükleyip sığdırmıştır. (Hazma Kılıç, s. 154).
Bunca
bilgiyi bir milimetrenin binde birine sığdıran Tanrı, evrenin
yaratılışından sona ermesine değin yaşayacağı tüm olayları,
en ince ayrıntısına değin, neden Levh-i Mahfûz’a40
sığdırmasın ki? Sakın DNA adlı hücre Levh-i Mahfûz’un
kendisi veya minyatürü olmasın?
Kur’ân-ı
Kerîm’in birçok âyetinde Levh-i Mahfûz hakkında hüküm
vardır. Biz buraya 10. Yûnus Sûresi 61. âyetinin son
bölümünün sözlerini alacağız: “… Ne yerde ne de gökte
bir zerre [molekül] ağırlığı / Nesne gizli kalmaz,
hepsini bilir Tanrı. / Bunlardan daha küçük, daha büyük ne olsa
/ Yoktur ki bulunmasın apaçık o kitapta.” 41
Kur’ân’ın inmesinden 1400 yıl sonra, Levh-i Mahfûz’un
veya Kitâb-ı Mübȋn’in içinde yer alan bilgilerin,
milimetrenin binde bir büyüklüğünde olan, insan DNA’sında
özetlendiğini öğrendik.
Yüce
Tanrı Levh-i Mahfûz veya Kitâb-ı Mübȋn’i tamamladıktan sonra
Kün42
yani “Ol!” buyruğunu vermiştir. Bilim
insanları bu buyruğun çıkardığı muazzam ve mucizevî
gürültüye, İlk Patlama ya da Büyük Patlama (İng.
Big Bang, Alm. Urknall) adını veriyorlar.
Kur’ân
21. Enbiyâ Sûresi 31. âyeti Büyük Patlamanın oluş
biçimini, tabii ki o günün Arabının anlayacağı dille şöyle
anlatmıştır: “Görmüyorlar mı kâfir olanlar, göklerle yer
/ Kapalı iken [yani bir yumak, bir nokta halinde iken] açtık
onları birer birer / Diri olan şeye hayat buldurduk sudan
/ Etmeyecekler midir yine de buna iman?”
Burada
bir ayraç açarak, koyu siyah harflerle dizilmiş bölüme
dikkatinizi çekmek istiyoruz: Tanrı “diri olan her şeye”,
bu arada insana da, “hayat buldurduk sudan” diyerek
insanın ilk atalarının suda yaşayan canlılar olduğunu da
açıklamaktadır.
Acaba
bu büyük patlama ne zaman oldu?
Kur’ân
“ Bismillâhirrahmânnirrahîm” (Esirgeyen bağışlayan
Tanrı’nın adıyla) sözleriyle başlar. Besmele diye de anılan
sözcüğün ilk harfi BE, Arapça adıyla BA’dır.
Arapça Ba harfinin altında bir nokta vardır: ب
Hazret-i Alî, “Ben Ba harfinin altındaki noktayım”
der. Ebû Turab’ın (Toprak Babasının), yani Alî’nin
sözünü ettiği nokta tüm evreni (on sekiz bin âlemi)
kendinde toplamıştır. Bu nokta uzatıldığında sonsuza değin
uzayacak olan bir çizgi meydana gelir. Bu çizgi üzerinde herhangi
bir nokta esas alınır ve o nokta merkez olmak üzere, bir daire
çizilecek olursa bu dairenin çapına zaman adı verilir.
Altmış
dakikaya bir saat, almış saniyeye bir dakika, saniyenin altmışta
birine de salise denilir. Bunlar zamanın ân’a en yakın
uzaklıklarıdır. Çemberin çapı sanal saatin yelkovanı ile
birleştiği anda zaman kavramı hemen yok olacaktır. Bu takdirde,
yani zamanın durduğu anda, görünmezlik âlemine girilmiş olur.
Tasavvufun
ân diye adlandırdığı yer bu merkez noktasıdır. Ve ân-ı
dâim diye adlandırılır. Burada bize şu soru sorulabilir:
Neden zamân-ı dâim değil de ân-ı dâim? Çünkü
ân sabittir. Zaman ise noktanın çevresinde dönen hareketliliktir.
Burada
bir ayraç daha açmak istiyoruz: Semâ dönen Mevlevî
dervişleri ayaklarının birini sabit tutarlar ve öteki ile
dönerler. Bu figürle evrenin yaratılış ânı
canlandırılmaktadır. Sabit tutulan ayak ân-ı dâim’i
simgelemektedir.
Allah
ân’dadır. Öyle olduğu için de Kün, yani “Ol”
buyruğunu verir vermez (bilim insanlarının dili ile büyük
patlama olur olmaz) oluşum başlamıştır.
“Ol”
buyruğu ile oluşan şey hemen kendi zıddını yaratmıştır. Bu
iki çelişki, yeni bir oluşuma neden olmuştur. Yeni oluşum oluşur
oluşmaz hemen kendi zıddını yaratmıştır. Bu demektir ki her
ân, ân-ı dâim’dir. Evren ve evrenin en küçük parçası
her an aksiyon-reaksiyon çelişkisini ve yeni yeni oluşumları
yaşamaktadır.
Kur’ân-ı
Kerîm, 43. Zuhruf Sûresi 12. âyetinde şunları
buyurmaktadır: “ Ve O [Allah] bütün
karşıtları da yaratandır” (Muhammed Esed s. 815).
Tırnak içinde sunduğumuz yorumu yapan Muhammed Esed, aynı
sayfada yer alan on numaralı dipnotta da şunları yazmıştır:
[Taberi ayetin bu bölümünü şöyle yorumlamıştır:]
“Bütün varlıklar evreninde âşikâr olan çift
kutupluluğu açıklar “ .
Elmalılı
M. Hamdi Yazır da bu konuda şunları söylemektedir:
“Burada ezvâc [çiftler], eşyanın tür ve sınıfları
veya genel olarak karşılıklı şeyler ile
yorumlanmıştır. Râzî‘nin aktardığına
göre ….. Allah’ın dışında her şey çifttir. Yalnız Hak
Teala zıt ve benzerden uzak tek bir ferttir”. (M. Hamdi Yazır,
c. 6, s. 374).
Hz. Alî
de bu Tanrı buyruğuna dayanarak oluşumun çelişkilerin ürünü
olduğunu şu nutku ile açıklamaktadır: “Yüce tanrı her
şeyi çift yaratmıştır”. Yani her etkinin
(aksiyonun), bir de tepkisi (yani reaksiyonu) vardır.
Zaman;
sonsuz bir hızla ve kesintisiz olarak sürüp giden sürekli
yaratılıştan, yani ân-ı dâim’den bizim algıladığımız bir
bölümdür. Bunu bir örnekle açıklayalım: Kulağımızın
duyabildiği ses frekansları ses şiddeti bellidir. Ses belirli bir
frekans aralığının üstüne çıkar veya belli bir şiddetin
altına inerse, biz o sesi duyamayız. Ama o ses dalgaları, biz
duymasak bile, yayılmaya devam etmektedir.
Bizim
kaybolduğunu, yani sustuğunu sandığımız ses dalgaları, aslında
kaybolmamıştır. Onlar algılama kapasitemizin dışına
çıkmıştır ve ân’da toplanmıştır.
Bektaşîliğe
göre; bu evrende yaratılış (bilim insanlarına göre evrim) her
an sürmektedir. Yaratılış sürerken yaratılanlar da yok
olarak aslına (yani Tanrı’ya) dönmektedir. Yaratılışın da,
yok oluşun da, hızı sonsuzdur.
Tüm
bunlar ne kadar zamanda oluyor? diye soruluyorsa içinde bulunduğumuz
zamanın sonsuzda birinde…
Hz. Alî
sürekli yaratılışı şu sözlerle anlatmaktadır: “O
öylesine bir Yaratıcı’dır ki, her an yaratmaktadır
ve tedbir, tasarruf etmektedir.” 43
Okuyucunun dikkatini bir şeye çekmek isteriz: Bu sözleri
söyleyenin elinde ne elektronik mikroskop ve ne de elektronik
teleskop vardı. O neredeyse çok az değişen, kışı ile yazı
arasında fazla fark bulunmayan, tekdüze bir coğrafyada yaşıyordu.
Bektaşîlikte
şöyle bir aforizma vardır: Geçmiş geçtiği için yok olmuştur.
Gelecek gelmediği için yaşanmamıştır. Öyleyse sadece hâl
(şimdiki zaman) vardır. Bu nedenle Bektaşîliğin bir
adı da Ehl-i Hâldir. Bektaşî babaları evlatlarına sık
sık “Evlat! Ân bu ândır / Ân bu ân.” derler.
Acaba bu
evrende bir başıbozukluk mu egemendir? Ya da yaratılış önceden
saptanan kurallar gereği mi olmaktadır?
Biz
Bektaşîler evrimin, önceden saptanan ve adına doğa
yasaları denen yasalar gereğince gerçekleştiğine
inanırız. Bizi bu inanca götüren Kur’ân-ı Kerîm’in
çeşitli âyetleridir. Bu âyetler evrimin Tanrı’nın saptadığı
yasalar gereği gerçekleştiğini söylemektir.
Bu
âyetlerden birkaç örnek vereceğiz:
* Plan ve tasarımını göklere uygulayıp onları yedi gök
şeklinde düzenleyen O’dur (Tanrı’dır) (2. Bakara Sûresi
29. âyet)
* Her şeyi yaratan ve her şeyi belli bir yasalar örgüsüne
göre düzene koyan O’dur. (25. Furkan Sûresi 2. âyet)
* O ki (her şeyi yaratmakta) ve amacına uygun şekiller
vermektedir. (87. Alâ Sûresi 2. âyet)
* O ki bütün varlıkların doğasını [tabiatını] belirlemekte
ve onu (hedefine doğru) yöneltmektedir. (Aynı Sûrenin 3. âyeti)
* Güneş de kendisi için kararlaştırılmış bir yasa ile cereyan
eder. (36. Yâsin Sûresi)
Sayın
Demirsoy aşağıdaki soruları sorarak, üstü kapalı biçimde
inançlarımızı küçümseyerek alaya almaktadır:
*Acaba doğaüstü güç [Yani bize göre yüceler yücesi
Tanrı] insanın sosyal yaşama geçişini bilmiyor muydu?
* Eğer bir varlığı korkularından arındırmak için tasarım
yapmış olsaydınız, iki paralık sifinkter (kapak) sorunları
[prostat hastalığı sorununu] çözerdiniz.
* Neredeyse her üç kişiden biri omurga rahatsızlığı
çekmektedir. Diğer canlılara bakıyorsunuz beli kayan canlı yok
gibi. İnsana eziyet niye? vb. vb.
Bu
sözlerin tümü gerçek İslâm hakkında yeterli bilgiye sahip
olmamaktan kaynaklanmaktadır. Eğer sayın Ali Demirsoy ve
arkadaşları İslâmı sokaktaki insandan veya cami hocasından
değil de Kur’ân’dan öğrenmiş olsalardı; o zaman Tanrı’nın
yaratılış tasarımını yapmaktan ve Ol buyruğunu
vermekten başka bir işlevinin olmadığını ve bilerek yaratılışın
evrimleşmesine el atmadığını öğrenirlerdi.
Kur’an-ı
Kerîm çeşitli âyetlerinde, evrende ve onun evriminde bir
keyfilik olmadığını, her ikisinin de, Tanrı tarafından
saptanan bir kural içinde çalıştığını söylemektedir. Bu
âyetlerin bazıları aşağıda sunulmaktadır:
* 48. Fetih Sûresi 23. âyetinin sözleri söyledir:
“Allah’ın öteden beri sürüp giden yasası budur.
Allah’ın o kanununda bir değişiklik bulamazsın”
44
* 35. Fatır Sûresi 48. âyetinin son bölümünün sözleri
de şöyledir: “Fakat sen Hakk Çalab’ın kanununda değişme
/ Yargısında döneklik göremezsin bir işte”.
Ne
doğanın ve ne de doğayı yönlendiren yasaları yaratan Tanrı’nın
yasalarında bir değişme olamaz. Biz bu âyetlerden şu sonucu da
çıkartıyoruz: Her şeye kadîr olan Yüce Tanrı bile kendi
yasalarını değiştiremez. Değiştirdiği anda kıyamet kopar.
Çünkü Tanrı’ya keyfilik asla yüklenemez. Bu buyruklardan
hareketle doğa yasalarına aykırı olan mucizelerin
gerçekleşeceğine inanmıyoruz. Kûr’ân’da anlatılan
mucizelerin bâtınî anlamları olduğunu ve onların zâhirȋ
anlamlarının halk için söylendiğini ileri sürüyoruz.
Kur’ân-ı
Kerim’e göre insanın yaratılışı bir evrim sonunda
gerçekleşmiştir.
Kurân
76 Dehr (İnsan) Sûresi 1. âyetinde, insanın bir
evrimin ürünü olduğu, kısmen zâhirî ve kısmen de
bâtınî sözlerle açıklanmıştır. Konunun inceliğini
düşünerek üç ayrı Kur’ân meâlinden buraya aktarmalar
yapacağız:
I. “
Gerçekten insan üzerinde Dehir’den [Dünya’dan] bir süre
geçti ki, o zaman bahse değer bir şey değildir” (M. Hamdi
Yazır, c. 8, s. 189)
Bu âyeti
yorumlayan M. Hamdi Yazır şunları söylemektedir: “Kısacası
insan bi-zâtihi [kendiliğinden] lî-zâtıhi [kendiliğinden]
kâmil ve mevcut ve kadim olmadığı gibi, bir anda
yaratılmış basit bir varlık değildir. İnsan dehrin
[dünyanın] başından beri devir devir, tavır tavır
yaratılagelmiş, zikredilmeyen şeylerden süzülüp birbirlerine
katıla katıla birleştirilmiş ve terbiye edile edile bir takım
vasıflar ve hassasiyetler [özellikler] eklenerek
yetiştirilmiş emsâcdan [karışımdan] meydana gelen bir
nutfeden [spermden] yaratıldı”. (M. Hamdi Yazır, c.
8, s. 193)
II. Doç.
Dr. Bedri Noyan Dedebaba manzum meâli de şöyledir: “İnsan
vaktinde, öyle devirler geçirdi ki / Söz konusu olacak bir şey
olmadı gibi” (B. Noyan, s. 613)
III.
Muhammed Esed meâlinin sözleri de şöyledir: “insan(ın
tarih sahnesinde görünmesin)den önceki dönem, sonsuz bir zaman
kesitinden ibaret (değil) midir; insanın henüz dikkate
değer bir varlık olmadığı (bir zaman kesiti)” 45
Aslında
Hazret-i Âdem’in (Âdem atamızın) ilk insan olmadığı
ve ondan önce de bu dünyaya insanların geldiği (yaratıldığı)
Kur’ân-ı Kerîm’de herkesin anlayacağı bir dille
açıklanmıştır:
2. Bakara Sûresinin 30. âyetinin sözleri şöyle başlar:
“Hani bir gün Çalap’ın demişti meleklere: /
“Yeryüzünde bir arda [halife] koyacağım kendime.”/
Melekler demişlerdi: “Yâ Rab, bunlar her yere
/ Fesat ateşini yakar, kan dökerler korkarız / Bizler sana
hamdedip seni kutlular kuluz, / Seni her kötülükten arı-duru
buluruz.”
Burada koyu siyah harflerle dizilen bölüme, okuyucumuzun dikkatini
çekmek istiyoruz:
Eğer bizim atamız olan Hazret-i Âdemden önce bir Âdem
yaşamamışsa; Melekler yaratılacak olan Âdem’in kan dökeceğini,
fesat ateşi yakacağını nereden bilecekler? Bu soruya “ eve
bilebilirler” diye yanıt vermek olanaksızdır. Çünkü Yüce
Tanrı melekleri geleceği bilebilecek şekilde programlamamıştır.
Hatta onlar Hz. Âdem’in bildiği “Eşyanın isimlerini”
, yani evrenin sürekli yaratılmasını sağlayan doğa
kanunlarını (Sünnetullâh’ı) bile bilemiyorlar (Bakınız:
2. Bakara Sûresi, 31 ve 32. âyeti).
Öyleyse Kur’ân’a göre, bu dünyaya bizim atamız olan Âdem’den
önce de Âdem gelmiş, önceki insanlar, “fesat ateşini”
yakmışlar, “kan dökmüşler”; bu nedenle de
Tanrı onları yok etmiş. Melekler bu geçmişi bildikleri için,
deneyimlerine dayanarak, uyarıda bulunmaktadırlar.
Nitekim büyük İslâm bilgini İmam Ca’fer-i Sâdık,
“Âdem’den önce kim vardı?” diye soru soranlara
şu yanıtı vermiştir : Âdem’den önce Âdem”; “ondan
önce de Âdem.” “Ondan önce kim vardı?”
diye yine sorulunca sürekli olarak “yine Âdem”
diye yanıt vermiştir. 46
İlginçtir, Hz. İmam’ın görüşüne koşut bir görüşü de
Diyanet İşleri Başkanlığı yapmış Elmalılı M. Hamdi Yazır
tarafından da paylaşılmıştır (Elmalılı M. Hamdi Yazır,
c.1, s. 235).
Bu
örnekler, insanın bir evrimin ürünü olduğu görüşünü,
Kur’ân-ı Kerîm’in de kabul ettiğini göstermektedir. Hatta
yukarıda sunulan analiz, İslâm Dininin Darvin’den çok çok
ileride olduğunu göstermektedir.
Söze
başlarken bir atasözünü anımsatmıştık. Bu atasözü “yarım
hoca dinden / yarım hekim candan eder” diyordu. Acaba
sokakta gezen insandan veya cami hocasından anlattığı İslâmdan
hareketle, uygarlıklar yaratmış ve insanlığa “en az dört
yüz yıl kazandırmış”47
İslâm
dinini hafife alan bir biçemle eleştirenler ya da incitenler bu
atasözünü hak etmiyorlar mı?
Bitirirken
Hangi
inançtan olursa olsun; ya da inançlara, dinlere karşı hangi
konumda (uzaklıkta veya yakınlıkta) olursa olsun insan, kendisini
hayvandan ayıran özel durumunun ve yeteneklerinin farkında olmak
ve hayat(ın)a bir anlam vermek zorundadır. Bu, insan olmanın bir
gereğidir. Bilim ve teknolojinin geometrik bir hızla ilerlediği ve
ilerleyeceği 21. yüzyılda da “hayata anlam verme”
konusu gündemden hiçbir şekilde düşmeyecektir. İnsan bilim ve
teknolojide ilerlemeler kaydettikçe hayata anlam vermesi de
genişleyecek ve nitelik değiştirecektir. Bu süreçte her zaman
için bilimin tıkandığı, ilerleyemediği anlar olacaktır. İşte
böylesi durumlarda devreye inanç ve/ya din, devreye girecektir.
Zamanında
çağına ivme getirmiş olan inanç sistemleri içinde, zamanla
donuklaşıp tutuculaşabilen akım ve kesimler olabilir. Bunlar, bu
tutuculaşmanın sonucu olarak da hayata anlam verme işlevini
yitiririp çağının gerisine düşebilirler. Musevȋlik,
Hıristiyanlık ve İslâmiyet içinde de bu türden çeşitli
tutucu, şekilci akımlar (mezhepler ve mezhep benzeri yapılanmalar)
ortaya çıkması olağandır. İşin doğası gereğidir. Ama
unutmamak gerekir ki, belli bir tutucu/şekilci kesimden hareketle bu
tutuculuğu ve şekilciliği o dinin tamamına yüklemek –en hafif
deyimiyle– insafsızlıktır.
İslâmiyetin
Horasânȋ ve Türk yorumu olan ve akılcılık yolunda yürüyen
Bektaşȋlik, bilimle kesinlikle çatışmaz, tam tersine onunla tam
bir uyum içindedir ve gücünü, güncelliğini, en önemlisi de
feyzini bilimden alır. Unutulmasın ki, bu yola ve inanca ismini
veren büyük Türk ulusu Hacı Bektaş Veli’nin de Makalat adlı
temel eserinde belirttiği gibi İmân akıl üzeredir.
Dipnotlar
1
Şakir Keçeli, Araştırmacı yazar, Bektaşi babası; Dr. Özgür
Savaşçı, Münih Ludwig-Maximilian Üniversitesi, Türkoloji
Bölümü Türkçe ve Osmanlıca doçenti.
2
İnsanlığın yaşadığı çoktanrılı dinlerden tektanrılı
dinlere doğru gelişimi, Kur'ân-ı Kerîm 6. En'âm Sûresi 74-
84. âyetlerinde Hz. İbrâhim’in yaşam öyküsü ile
birlikte anlatılır. Bu nedenle yukarıda sunduğumuz açıklama
Kur’ân’a aykırı değildir. İslâmın şekilci yorumcuları
(sözelciler, şeriatçılar) bu görüşte değillerdir. Çünkü
onlara göre, “ ilk ve son din İslâmdır ve İslâmdan başka
bir din yoktur”.
Milli Eğitim Bakanlığı
Talim Terbiye Kurulu, Şakir Keçeli’nin kaleme aldığı Alevilik
ve Bektaşilik Açısından Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi adlı
yapıta verdiği yanıtta, İslâmdan başka din yoktur “
demiştir.
3
Üzülerek ifade edelim ki, Hünkâr’ın bu özdeyişi çoğuzaman
sadece ara-bul biçiminde, eksik olarak dile
getirilmektedir.
4
Türkçeye spontan olarak çevirdiğimiz bu sözün
Almancası şöyledir: “Der erste Trunk aus
dem Becher der Naturwissenschaft macht atheistisch, aber auf dem
Grund des Bechers wartet Gott.”
5
Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi, İstanbul 1986, c. 4, s.
1625. Her ne kadar bu maddede Büyük Patlama’nın 12 milyar yıl
önce meydana geldiği yazılıyorsa da, biz bunu 13,7 milyar yıl
olarak güncelleştirdik.
6
Hak Dîni Kur'ân Dili, Elmalılı M. Hamdi Yazır, Çelik –
Şûra yayınlar, İstabul, c. 5, s. 266.
Ayrıca Bakınız: Kur'ân
Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Yayınları, s. 548- 549.
7
Doç. Dr. Bedri Noyan Dedebaba, bu olayı, Bektaşîlik açısından
şöyle anlatmaktadır:
“Her nesne kendisine
karşıt olan ile meydana çıkar. Salt Varlık
(Vücûd-u mutlak)’da kendisine karşıt
olan Adem-i mutlak [mutlak
yokluk] ile karşılaşınca evren tecelli
etmiştir. Buradaki Adem-i mutlak (kesin
yokluk) sözünü, elbette bir mevcûd olarak ele alamayız, zâten
ismi üzerindedir.” Bakınız: Doç. Dr. Bedri Noyan
Dedebaba, Bütün Yönleriyle Bektâşîlik ve Alevîlik,
Ardıç Yayınları, İstanbul 1999, c. 2, s. 64 vd.
8
Kaynak: Harald Lesch / Jörn Müller, Kosmologie
für helle Köpfe. Die dunklen Seiten des
Universums (Aydın Kafalar için Kozmoloji. Evrenin Karanlık
Yanları), 2. baskı, Goldmann Yayınevi, Münih 2006, s. 57.
9
Panteizm karşılığı olarak dilimizde tümtanrıcılık
terimi de kullanılmaktadır.
10
Steven Weinberg, Die ersten drei Minuten: Der Ursprung des
Universums (İlk Üç Dakika: Evrenin Kökeni), 6. baskı, dtv
Yayınevi, Münih 1986. İngilizcesi The First Three Minutes. A
Modern View of The Origin of the Universe. adıyla 1977 yılında,
Türkçesi ise İlk Üç Dakika adıyla Tübitak
yayınları arasında 1996 yılında yayımlanmıştır. Zekeriya
Aydın ile Zeki Aslan’ın dilimize kazandırdığı bu yapıtın
Türkçesini okuma zaman ve olanağımız ne yazık ki olmadı.
Steven Weinberg’in önsözde söyledikleri: "İlk
saniyenin, ilk dakikanın, ya da ilk yılın sonunda evrenin neye
benzediğini söyleyebilmek müthiş bir şeydir. Bir fizikçi için,
işleri sayılara dökebilmek, falanca zamanda evrenin sıcaklığı,
yoğunluğu ve kimyasal bileşimi filanca değerdeydi diyebilmek
keyif vericidir. Doğru, tüm bunlardan kesin olarak emin değiliz.
Ama artık bu tür şeylerden çok güvenle olmasa da söz
edebilmemiz heyecan vericidir. Okuyucuya iletmek istediğim işte bu
heyecandır." S. Weinberg
11
Tâgût: Şeytanlar, falcılar, sihirbazlar, putlar, cinler,
azgınlar anlamına gelen bir sözcüktür. Aslında insanları
dosdoğruluk yolundan ayırma girişimlerinin tümü Tâgûttur.
12
Kur'ân-ı Kerîm, Manzum Meâl, Hazırlayan Doç. Dr. Bedri
Noyan Dedebaba, Ardıç Yayınları, Ankara 2007, s. 43.
13
Şefkat (Şefakat): Acıyarak, esirgeyerek sevme anlamına
gelen bir sözcüktür.
14
Şân-ı İlâhi: Şanlı (Yüce) Tanrı anlamına gelen bir
tamlamadır.
15
K. Marks - F. Engels, Din Üzerine, Sol Yayınları, Ankara
1995, s. 140’dan esinlenerek bu sözleri yazdık.
16
Ayrıntılı bilgi için: Corci Zeydan, İslâm Medeniyet Tarihi,
Üç Dal Neşriyat, İstanbul, c. 3, s. 108 vd.
17
Henry Corbin, İslâm Felsefe Tarihi, İletişim Yayınları,
İstanbul 2001, c. 1, s. 23.
18
Abdullah ibni Abbas: Hz. Peygamberimizin amcası Abbas’ın oğludur
ve İslâmın bütün mezhepleri onun güvenilir bir hadisçi
olduğuna inanır.
19
Bu âyetin sözleri şöyledir: “Yüce Hakk O Tanrı ki yedi
kat gök yarattı / Yerden de bir mislini yaratıp buna kattı. /
O’nun buyruğu bunlar arasında egemen, / Bu böyle ki, sizler de
anlayasınız hemen, / Hakk’ın gücü her şeye yeter, artar… /
Ve Tanrı bilgisiyle her şeyi tamam kavrar”.
20
Buna benzer bir açıklamayı 4. İmam Zeynel-Abidin Hazretleri
yapmıştır. Çünkü Hz. İmam, “bildiklerimin tümünü size
açıklasam, bana kâfir der ve katledersiniz” diye
buyurmuştur.
21
Ahi Evren (Şeyh Nasîrü’d-din Mahmud el-Hoyî [Nasrettin Hoca]
), Tabsirâtü’l-Müntehi, Yeni Harflere Çeviren Prof. Dr.
Mikail Bayram, NKM Yayınları, İstanbul 2008, s. 165.
22
Bu meâl Filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı’na aittir. Bu
meâle en yakın meâl İsmail Hakkı İzmirli’nin meâli’dir.
Bakınız: Kur’ân-ı Kerîm ve Türkçe Anlamı, Eren
Yayınları, İstanbul, s. 533.
23
Tırnak içinde sunulan bilgiler için bakınız: Osman Gürel,
Yaşamın Kökeni, Pan Yayıncılık, İstanbul 1999, s. 48.
24
Aslında şimdi de O’ndan başka bir şey yoktur. Ama bu tez, ayrı
bir makalenin inceleme konusudur.
25
Âma: bu terimin söcük anlamı, yoğun ve karanlık, bulut,
hafif ve ince buluttur. Tasavvufta, Allah’ın yaratılıştan
önceki dünyası. İslâmi bir dille, Ahâdiyet Mertebesidir.
Bu mertebede Allah’ı Allah’tan başkası tanıyamaz. Bu döneme
Amâ-i Mutlak, Gaybu’l-Gayb ve Hakikatü’l-Hakâik
adları da verilir.
26
Rıza Tevfik Bölükbaşı, Ceride-i Sufiyye, Yeni Harflere
Çeviren: Doç. Dr. Abdullah Uçman, MEB Yayınları, İstanbul
2001, s. 235-236. Şakir Keçeli tarafından bugünün diline
çevrilmiştir.
27
Rıza Tevfik Rahmetli bu iki dizenin Farsçasını da vermiştir.
Farsça aslı şöyledir: “Kumâr-ı aşk bâhiş mî-bâ /
Nevâ-yı dil-beri bâ hiş mî-saht”.
28
Tırnak içindeki sözler Âşık Hüdai’ye aittir. Bu
sözlerin geçtiği kıtanın anlamı şöyledir: “Bütün
evren semah döner / Aşkından güneşler yanar / Aslına
[Tanrı’ya] ermektir hüner / Beş vakitle avunmayız.”
29
Tırnak içindeki bu sözler bir Hadis-i kudsînin sözleridir.
Hadis-i kudsîler Kur’ân âyetleri düzeyindedir. Ama Medrese
ulemâsı (şeriat ehli) bu hadisin varlığını kabul etmezler.
30
Tırnak içindeki sözler Âşık Veysel’e aittir. Bu
sözlerin geçtiği kıtanın tamamı şöyledir: “Güzelliğin
[on] para etmez / Bu bendeki Aşk olmasa. / Eylenecek
[oturacak, ikamet edecek] yer bulaman / Gönlümdeki köşk
olmasa.”
31
Üzerinde durduğumuz bu iki hadis için bakınız: Dr. Seyit Avcı,
Sûfîlerin Hadis Anlayışı Bursevî Örneği, Ensar
Yayıncılık, Konya 2000, s. 205 vd.
32
Bu sözlerle Hz. Peygamber’in miracı anlatılmaktadır. Kur’ân
da “ yaklaştı [ev edna] yaklaştı… iki karışa
[kabe kavseyn] kadar” der.
33
Aleviliği yaşamayan, onun hakkında ciddi bir risale bile
okumayan, ama buna karşın sayfa sayfa kitap yazanlar ,
Bektaşilikten nasip alıp babalığa kadar yükselen Edip
Harabi’yi bu sözlerinden dolayı kendilerine eş edinirler.
34
Bu sıfatlar için bakınız: Şakir Keçeli-Aziz Yalçın, Alevîlik
ve Bektâşîlik Açısından Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi,
Ardıç Yayınları, Ankara 1996, s. 93 vd.
35
Tırnak içinde aktardığımız bu sözler Hakk’ın rahmetine
kavuşan Abdülbâki Gölpınarlı tarafından Hz. Alî
Divânı’nda bulunan dörtlüklerden yazılmıştır. Bu
nedenle de tırnak içinde sunduk.
36
Hazret-i Alî Divânı, Hazırlayan: Müstakimzâde Süleyman
Sââdeddin Efendi, Der Yayınları, İstanbul, s. 271.
37
Pîr Evi’nde (Hacıbektaş Müzesi’nde) Balım Sultan
Yatırı’nın bulunduğu yerin sağ tarafında duvarda çeşitli
tablolar vardır. Bu tablolardan birisi insan vücudunun resmidir.
Bu resmi yapan derviş, vücudumuzdaki hangi noktanın, evrenimizde
bulunan hangi yıldıza veya maddeye karşılık olduğunu
bildirmektedir. Bu tablonun gizi halen çözülememiştir.
38
Hamza Kılıç, Melâmetin Temel İlkeleri ve Günümüzde
Melâmet, İnsan Yayınları, İstanbul 2008, s. 153- 154.
39
Bu âyetin başında da, “dağların durmadan yürüdüğü”
söylenir. Kur’ân’ın inmesinden bin yıl sonra kıtaların
hareket halinde olduğu saptanabilmiştir.
40
Levh: Üstüne yazı yazılabilen düzey (levha). Levh-i
Mahfûz: Tanrı’nın evrensel olarak kıyâmete değin geçecek
bütün olayları ve bütün yaratıkların kaderlerini, önceden
saptayıp yazdığı, büyük ve evrensel kitap. Orhan Hançerlioğlu,
İslâm İnançları Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul
1984, s. 285
41
Bedri Noyan Dedebaba âyette geçen “kitab-ı mübȋn”
sözlerini kitapta diye çevirmiştir. Dedebaba hece ölçüsünü
yakalamak durumunda olduğundan kitâb-ı mübiyn sözcüğünü
açıklayamamıştır. Kitâb-ı Mübȋn’in diğer bir adı da
Levh-i Mahfûz’dur.
42
Kün sözcüğü Bektaşîlik literatüründe hem
Kün ve hem de Kaf ü Nûn şeklinde geçer. Arapçada Ol
sözcüğünün karşılığı Kün’dür. Kün
(كن) sözcüğü ise, Kaf (ك)
ve Nûn (ن) harfleri ile yazılır.
43
Hazret-i Alî, Nehcü’l-Belâga, Hazırlayan Abdülbâki
Gölpınarlı, Der Yayınları, İstanbul, tarih yok, s. 38.
44
Bu âyetin anlamını bilerek şu yapıttan aldık. Çünkü bu
yapıtın yazarı Bektaşî değildir: Elmalılı M. Hamdi Yazır,
Hak Dîni Kur’ân Dili, Çelik-Şûra Yayınları,
İstanbul, c. 6, s. 495.
45
Muhammed Esed, Kur’ân Mesajı (Meâl-Tefsir), İşaret
Yayınları, İstanbul 2002, s. 985.
46
Dr. Ali Şeraiti, Dinler Tarihi, Kırkanbar Kitapliği,
İstanbul 2004, s. 256.
47
Tırnak içindeki sözler Karl Marx ve Fredirch Engels’e aittir.
Ayrıca İslâm dinini ve onun yarattığı uygarlığı göklere
çıkartan ve ünlü Alman Sosyalisti August Bebel’in şu yapıtını
salık veririz: Hz. Muhammed ve Arap İslâm Kültürü Dönemi,
Bordo Siyah Klasik Yayınları, İstanbul 2003. Bu yapıt Alan
Yayıncılık tarafından da yayımlanmıştır.