7 Nisan 2024 Pazar

İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (67-86)[6]

 NOT: kurantefsir.wordpress.com adresinden okuma kolaylığı açısından, kişisel kullanım için alınmıştır.

Euzübillahimineşşeytanirracim.”

“Bismillahirrahmanirrahim”


67 – Ve iz kale musa li kavmihı innellahe ye’müruküm en tezbehu bekarah *kalu etettehızüna hüzüva *kale euzü billahi en ekune minel cahilın

Hani bir zamanlar Musa kavmine demişti ki Allah, size bir bakara (sığır) boğazlamanızı emrediyor. Onlar da “Sen bizimle eğleniyor, alay mı ediyorsun?” dediler. Musa da: “Böyle cahillerden biri olmaktan Allah’a sığınırım.” dedi.(Elmalı)

Ve iz kale musa li kavmihı innellahe ye’müruküm en tezbehu bekarah *kalu etettehızüna hüzüva *kale euzü billahi en ekune minel cahilın Ey Yahudileşen İsrail oğulları, hani hatırlayın bir zamanda Musa kavmine şöyle demişti.

Allah sizden bir inek kurban etmenizi emrediyor.

Onlar da sordular;

Bizimle dalga mı geçiyorsun dediler.

Musa cevap verdi;

Cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım.

Değerli dostlar bu ayet i kerime ile başlayan bir kıssa var. Bu sureye ismini veren kıssa işte bu kıssadır. Bakara suresine bu kıssadan dolayı Bakara denilmiştir.

Bakara; İnek anlamına gelir. Bu ineğin ne fonksiyon gördüğünü, niçin sureye böyle bir isim verildiğini bu sureyi tefsir ettikten sonra siz de kavrayacaksınız. Ama hemen şunu bu noktada belirteyim ki; Bu sureye böyle bir ismin seçilmesi gayet isabetli bir seçim. Çünkü her toplumun vahyi insanlığa taşıma görevi ile görevlendirilen her toplumun bir kutsal ineği olabilir. İşte burada inek sembolü aslında kıyamete kadar vahyi insanlığa taşımakla yükümlü olan ümmetleri bekleyen büyük bir tehdide ve tehlikeye işaret çekmektedir. Dikkat çekmekte işaret etmektedir.

Burada anlatılan şey; Musa kavmine demişti ki; Allah size bir inek kurban etmenizi emrediyor. Tabii ayetin tarihsel arka planını kısaca hatırlayacak olursak, İsrail oğullarında bir cinayet gerçekleşti. Faili meçhul bir cinayet. Bu cinayetin kimin eseri olduğu ortaya çıkmamıştı. Tevrat’ta geçen bir hüküm vardı, o hükümde şu idi. Eğer bir yerde bir cinayet işlenir, maktul bulunur, katil bulunmazsa, maktulün bulunduğu yere en yakın yerleşim bölgesindeki insanlar toplanırlar, bir inek kurban ederler ve kurban edilen ineğin üzerinde ellerini yıkarlar ve yemin ederler. O , bu işlemi yapan o kimsenin bu cinayetle bir alakasının olmadığına delalet eder, Eğer bu işlemi bir kimse yapmaktan kaçınırsa, onun katil olduğu ortaya çıkar. Değilse toplumsal sorumluluktan böylece kurtulunmuş olurdu. Bu Allah’ın Musa AS. ın şeriatında koyduğu bir hükümdü.

İşte böyle bir tarihsel arka planı göz önünde tutarak devam edelim. Onlar peygamberleri Hz. Musa’nın Allah’tan getirdiği bu talimata şöyle cevap veriyorlar. “Sen bizimle dalga mı geçiyorsun.” Aslında bu tereddüt, bu soru onların, Allah’ın maksadını anladıklarını gösteriyor. Yani niçin İnek kesmekle emr olunduklarını fark etmişlerdi. Musa AS. da hemen şöyle cevap veriyor. Allah adına size bir emri iletmekle görevlendirilmek bir peygamberin işidir. Bir peygamberse kesinlikle böyle bir cahillik yapmaz. Yani bunun altında şöyle bir anlam yatıyordu, Ben cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım, Allah adına sizinle dalga geçmekten. Allah emretmediği halde, size Allah emrediyor demekten Allah’a sığınırım. Çünkü bunu Allah’ı tanımayan biri yapabilir. Bir peygamber, Allah’ı tanıyan bir peygamber kesinlikle böyle bir cahillik yapmaz. Dediler;

68 – Kalüd’u lena rabbeke yübeyyil lena ma hı *kale innehu yekulü inneha bekarütl la fariduv ve la bikr * avanüm beyne zalik * fef’alu ma tü’merun

Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, her ne ise onu bize açıklasın.” dediler. Musa, “Rabbim buyuruyor ki, o ne pek yaşlı, ne de pek taze, ikisi arası dinç bir sığırdır, haydi emr olunduğunuz işi yapınız.” dedi.(Elmalı)

Kalüd’u lena rabbeke yübeyyil lena ma hı Rabbine bizim için yalvar da o ineğin niteliğini bize bildirsin. Dediler. Kale Musa cevap verdi; innehu yekulü inneha bekarütl la fariduv ve la bikr. O diyor ki; Hiç şüpheniz olmasın ki kesmenizi emrettiği o inek ne çok genç ve toy, ne de çok yaşlı olmalı. avanüm beyne zalik Bu ikisinin arasında olmalı. fef’alu ma tü’merun Haydi şimdi emr olunduğunuz şeyi hemen yapıverin.

Onlar bu emri aldıkları halde yine emri yerine getirmediler. Bu sefer yine işi yokuşa sürdüler ve gündem değiştirmek için yine soru sormaya devam ettiler.

69 – Kalüdu lena rabbeke yübeyyil lena ma levnüha *kale innehu yekulü inneha bekaratün safraü fakıul levnüha tesürrün nazırın

Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, rengi ne ise onu bize açıklasın.” dediler. Musa, “Rabbim buyuruyor ki, o, bakanlara sürur veren, sapsarı bir sığırdır.” dedi. (Elmalı)

Kalüdu lena rabbeke yübeyyil lena ma levnühaDediler ki; Ey Musa, Rabbine yalvar da bizim için onun renginin ne olacağını bize haber versin. kale innehu yekulü inneha bekaratün safraü fakıul levnüha tesürrün nazırın Musa da cevap verdi. Dedi ki; Rabbim diyor ki; Kurban etmeniz gereken o inek bakanın gözünü alacak kadar canlı, sapsarı bir inek olmalı.

Tabii burada bir kinaye var. O da tesürrün nazırın bakanın içinin geçeceği bir canlılıkta Tesurru, bakana sürür veren, sevinç veren demek. Demek ki aslında onlar belli bir ineğin kastedildiğini anladılar. O inek neydi? Yahudilerin, firavunun zulmünden kurtulup ta selamete çıktıklarında, Allah’a şükredecekleri yere, Hz. Musa’nın vahiy almaya Tur’a gidince hemen aralarındaki bir sanatkarın çıkıp, Samiri isimli bir sanatkarın, boyunlarındaki ve kollarındaki altın takıları toplayıp, onları eritip, öteden beri düşmanları olan firavun ve Mısır halkının taptığı Tot’o tanrısına, yani inek tanrısına benzer bir put yapıp tapmaları idi.

Allah onlardan düşmanlarının tanrısını kesmelerini emrediyor. Onlar bedenlerini özgürlükten kurtarmışlardı ama, ruhlarını kurtaramamışlardı. İşte aslında bu hadise sembolik bir biçimde asıl siz ruhunuzu özgür kılın demektir. Onun için onlara kesmeleri emredilen inek, yüreklerinde taht kuran o inekti. Hani Kur’an da buyruluyor ya

ve üşribu fı kulubihimül ıcle (Bakara/93) İnek yavrusunun sevgisi gönüllerine içirilmişti. Düşünebiliyor musunuz, bir şeyin sevgisinin yüreğe içirilmesini, Aynen anlamı bu ayetin. İşte onlar gönüllerinde taht kuran bu putu Allah yıkmalarını istiyordu.

70 – Kalüd’u lena rabbeke yübeyyil lena ma hiye innel bekara teşabehe aleyna* ve inna in şaellahü le mühtedun

Onlar, “Bizim için Rabbine dua et, o nedir bize iyice açıklasın, çünkü o bize biraz karışık geldi, bununla beraber Allah dilerse onu elbette buluruz.” dediler. (Elmalı)

Kalüd’u lena rabbeke yübeyyil lena ma hiye Yine soru sormaya yine emri savsaklamaya devam ettiler. Yani Allah’ın emrini yerine getirecekleri yerde, yine gündem değiştirmeyi seçtiler. Tercih ettiler. Ya dediler ki Rabbine bizim için yalvar da onun niceliğini bize söylesin. innel bekara teşabehe aleyna Bize göre tüm inekler birbirine benzer. Dediler. ve inna in şaellahü le mühtedun eğer Allah bize onun niceliğini haber verirse inşallah o ineği biz bulabiliriz. Bulup bu emri yerine getirebiliriz. Dediler.

Tabii burada üç kez emir olduğu halde, üç kez dönüp dönüp işi savsaklamak istemelerinin temelinde, işin hakikatini verilen mesajı algıladıkları halde gündem değiştirmek isteyişlerini gösterir. Devamını okuyalım ve bu Yahudileşme hastalığını işleyelim.

71 – Kale innehu yekulü inneha bekaratül la zelulün tüsırul erda ve la teskıl hars* müsellemetül laşiyete fıha* kalül ane ci’te bil hakk* fe zebehuha ve ma kadu yef’alun

Musa, “Rabbim buyuruyor ki o, ne çifte koşulup tarla süren, ne de ekin sulayan, ne de salma gezen ve hiç alacası olmayan bir sığırdır”. Onlar da: “İşte tam şimdi gerçeği ortaya koydun.” dediler. Nihayet onu bulup boğazladılar. Az kaldı yapmayacaklardı. (Elmalı)

Kale, cevap verdi Musa, innehu yekulü inneha bekaratül la zelulün tüsırul erda ve la teskıl hars O diyor ki; O kurban etmekle emr olunduğunuz inek, toprak sürmek, çifte koşulmak için boyunduruğa girmemiş olmalı. Yine yeri sulamak içinde boyunduruğa girmemiş olmalı. Yani o inek serbest bir inek olmalı. Ne çift sürmüş olmalı, ne de arazi sulamış olmalı. Müsellemetül tamamen salma ve seyit bir inek olmalı. laşiyete fıha yani alacasız ve kusursuz olmalı aynı zamanda.

Tabii olay tüm çıplaklığı ile aydınlandı çünkü bu tanımlanan inek, tam da o taptıkları inek. Onun için kalül ane ci’te bil hakk hah şimdi gerçeği doğruyu bildirdin dediler. Bunu diyenler illa ineğe tapan, daha doğrusu bendeniz kaynaklardan çıkardığım kadarıyla İsrail oğullarının bizim bildiğimiz manada ineğe taptıklarını sanmıyorum. İneğe saygı duruşunda bulunuyorlardı. İneğe saygı gösteriyorlardı. Yoksa secde etmiyorlardı. Yani Rab, büyük Rab olan Yahuvaya, İsrail’in Allah’ı diye bildikleri Yahuvaya inandıkları ve ibadet ettikleri gibi ineğe inanmıyorlardı. Bu kadar akılsız değillerdi. Ya ne yapıyorlardı? Ona saygı duyuyorlardı. Ona hürmet gösteriyorlardı. Onu kutsuyorlardı.

İşte Allah bunu ineğe tapmak olarak adlandırıyor. Zaten Kur’an ın hiçbir tarafında ineğe tapıyorlardı biçiminde değil, daima ce a le fiiliyle gelir. Yani ineği tanrı edindiler değil, ineği peydahladılar biçiminde gelir. Bu şekilde, bu formda gelmesi de gösteriyor ki; Bizatihi bir tapma değil, Dolaylı bir tapma. İşte saygı göstermeyi yani Allah’a gösterilecek saygıyı kula göstermeyi, ya da herhangi bir varlığa göstermeyi, herhangi bir taşa, ineğe, ağaca, veya soyut ya da somut varlıklara göstermeyi Allah kendisine hakaret ve şirk olarak adlandırıyor.

Onun için bu cevabı; kalül ane ci’te bil hakk işte şimdi gerçeği söyledin hakkı bildirdin cevabını verenler ineğe saygı duruşunda bulunanlar olmayabilir. Aksine onların içinde çok az da olsa bu sapıklığı fark edip buna karşı çıkan ve onlara karışmayıp dışarıda duran bir avuç insan olabilir. Yani Hah..! şimdi ey Musa bunların yaptığı bu terbiyesizliği, bu şirki ortaya çıkardın. Zaten biz de bunu arzuluyorduk. Dercesine, şimdi gerçeği bildirdin diyenlerin ineğe saygı duruşunda bulunanlar değil, bir avuç onlar dışında ki samimi müminler de olabilir.

fe zebehuha Hemen ne yaptılar? Onu tutup kurban ediverdiler. ve ma kadu yef’alun neredeyse yapamayacaklardı.

Evet dostlar biraz önce de söylediğim gibi bu kıssa sureye adını veren kıssadır. Bu kıssanın bize vermek istediği bir ders olmasaydı, uzun insanlık destanından Rabbimiz seçip de Kur’an a onu yerleştirmezdi. Çünkü bu Kur’an sadece İsrail oğullarına inen bir kitap değildi ki, İnsanlığın alacağı bir ders vardı bu kıssada. Onun içinde insan kendini bu kıssada nereye yerleştiriyor bunu iyi tespit etmelidir.

Şimdi bu kıssanın bizim için ne anlama geldiğini bulmak zorundayız. Çünkü Kur’an hiçbir tarihsel olayı hikaye olsun, masal olsun, tarihten bilgi olsun diye aktarmaz. Peki bu olay Kur’an da niçin yer aldı? Ve hatta Kur’an ın en uzun surelerinden biri olan Bakaranın ismi olarak niçin yarattı. Bu çok önemli. Çünkü bir şeyin ismi, onun en önemli özelliğini yansıtır. Adeta bakara suresinin yüzüdür bu kıssa.. Yüzü. Çünkü kişinin yüzü karakterini yansıtır. İşte bu kıssa da bakara suresini bir insan biçiminde canlandırır, onun yüzüdür. Bakara suresinin karakteri bu kıssa da canlanır. Onun için bu kıssayı biz hangi dersi alırız diye okumak ve anlamak, algılamak zorundayız.

Burada verilen şey şudur. Gereksiz ayrıntılara dalarak asıl hedefi unutmak. Öncelikle bu kıssanın bize vermek istediği birinci hisse budur.

Onlar ayrıntı istediler. Oysa ki tüm müfessirlerin naklettiği haberler de şöyle bir not yer alır. Eğer ilk emirde herhangi bir ineği kesselerdi emri yerine getirmiş olacaklardı. Ama ayrıntı istedikçe işlerini zorlaştırdıklar. Öyle zorlaştırdılar ki ayette ifade edildiği gibi ve ma kadu yef’alun neredeyse bu işi yapamayacaklardı. Kendi elleriyle kendi işlerini zorlaştırdılar. Yani dinini zorlaştırmak işte buna denir. Onun için Peygamberimiz Yessirû velâ tu’assirû Kolaylaştırın güçleştirmeyin. bessirû velâ tuneffirû Müjdeleyin muştulayın nefret ettirmeyin. Ve bu nokta da aynen buna benzer yaşanmış bir hadiseyi anlatmak istiyorum asrı saadetten.

Peygamberimiz hac farizasını müminlere aktarıyor. Allah’n emri olarak.Bunlardan bir kişi kalkıyor ve soruyor. Yani her yıl mı farz ya resulallah. Peygamberimiz kızıyorlar. Renkleri atıyor, Eğer evet desem her yıl vacip olur. Ve arkasından da benim size söylediğimle baş başa bırakın. Sizden evvelki kitap verilenler, peygamberlerine çok soru sordukları, lüzumsuz ayrıntılara daldıkları ve peygamberlerinin verdiği haberler üzerinde tartışma yaptıkları için helak oldular.

İşte bugün bu anlayışımızın geldiği nokta da ne kadar önemli olduğunu anlıyoruz. Din öylesine ayrıntıya boğuldu ki Allah’ın insana tanıdığı manevra alanları kaldırıldı. Oysa Allah’ın sustuğu, Kur’an ın sustuğu yerlerde aslında Allah’ın doldurduğu boşluklardır. Niçin? O boşlukları ey insanlar bir rahmet olarak size bıraktım. Çünkü bu din evrensel bir din, kıyamete kadar geçerli olacak insanlığın değişmez değerleri elbette ki insana manevra alanı bırakmalıydı. Çünkü insana iradeyi veren, özgür iradeyi veren de Allah değil mi? Verdiği iradenin hareket edeceği manevra alanı kalmazsa insan iradeyi netsin. Ne işe yarar irade. İradeyi verecek ama hareket alanı vermeyecek, o iradeni kullanacak alan bırakmayacaksa o iradenin işlevi ne olacaktı.

İşte öncekiler içtihat yaptılar. O manevra alanında içtihat yaptılar. İnsana bırakılan o manevra alanı var ya, o alanı doldurdular ve içtihat yaptılar. Haklı idiler. Doğru bir şey yaptılar. Allah’ta onu istiyordu insandan. O manevra alanında aklını kullanan Allah’ın emrini yerine getirmiş oluyordu aynı zamanda. Ama daha sonrakiler ne yaptılar? O yapılmış içtihatları sanki hiç değişmezmiş gibi hiç dokunmadan şerh ettiler. Zeyl yaptılar. Sabitleştirdiler, kemikleştirdiler, katılaştırdılar. Dondurdular ve daha sonraki insanlara dönecek hiçbir manevra alanı bırakmadılar. Ki aklını kullanabilsin diye. Dolayısıyla bu nokta da her şey daha önce düşünülmüş, konuşulmuş, yapılmış bitmiş. Anlamına geldi.

Gerçekte öylemi? Din böyle mi söylüyor. Hayır öncekilerin hareket ettiği o manevra alanı sonrakiler içinde aynen geçerli. O manevra alanı sonrakiler için de vardı. Ama biz aynen İsrail oğulları gibi kazuistik yöntem. Fıkıhta kazuistik yöntem diyoruz biz buna meseleci fıkıh. Yani ayrıntıya girdi, gereksiz ayrıntıya ve tüm manevra alanlarını doldurdu. Artık insan kıprayamaz hale geldi. Ağıp dönemez hale geldi. İşte bu noktada Din bir kapı. Ne demek bir kapı? Bin kapı iken bir duvar haline geldi. Oysaki din insanı sıkıştığı köşeden kurtaran kapı idi. Lakin böyle bir anlayışta din, insanı köşeye sıkıştıran din, bir duvar haline geldi. Onun için din hala bin kapıdır. Hayatın köşeye sıkıştırdığı insanı Din o köşeden kurtarır ve selamete çıkarır. Hala öyledir. İşte birinci verdiği ders budur.

Bir başka ders nedir, bu kıssanın verdiği bir başka hisse? O da gündem değiştirmek. Onlar gündemi değiştirdiler. Ne yaptılar?Allah bir inek kesmelerini istiyor, ama onlar hala rengi ne olsun, içeriği ne olsun, mahiyeti ne olsun, cinsi ne olsun vs. Yani yapmamakta direniyorlar, gündem değiştiriyorlar. Bu günde gündem değiştirme bir Yahudileşme alameti olarak bizi bekleyen en büyük tehlike olarak önümüzde duruyor.

Gerçekten bakıyorum hakiki gündemlerimiz var bizim. Bir müminin, bir insanın daha doğrusu, en değişmeyen gündemi ebedi saadeti değil midir? Ölüm değil mi? Ölüm temel gündemlerden biri değil mi? Ahiret, ebedi istikbal hiç değişmeyen gündem değil mi? Öyledir. Kur’an öyle diyor. En azından ne be un azim. Müthiş haber diyor. Kur’an ın manşeti bu. Manşet atmış ne be un azim büyük olay İza veka’atilvaki’atu. Bakınız, Vakıa suresinin ilk ayeti; Olay olduğu zaman, büyük olay koptuğu zaman. Kur’an ın manşeti bu. Ama sizin gündemlerinizde bakıyorsunuz; Büyük olay, şok haber. Ne? Hiçbir şey yok, ertesi gün unutulacak bir şey. Sizin şok haberinizle Kur’an ın şok haberi farklı . Hayatınızın değişmez gündemini yalancı gündemlerle kapatmışsınız. Yani bu fiili bir küfür oluyor. Küfür örtmek demektir. Hakiki gündemi sahte gündemlerle örtüyorsunuz.

İşte gündem değişikliği. Oysa ki onlar maksadı iyi anladılar. Yüreklerine içirilen o buzağı o inek sevgisini, daha doğrusu kendilerini köleleştiren o sevgiyi yok etmek istiyordu. Aslında Allah’ın onlara emri gerçekte şu idi, Bedeniniz hürriyete kavuştu, yüreğiniz hala köle, ineğinizi de özgürlüğe kavuşturun. Ama onlar ne yaptılar? İşi ineğe döktüler. Bakın, özgürlüğe değil. İşte budur gündem değiştirmek. Böyle yaptığınız da aynen Yahudileşen İsrail oğulları gibi Yahudileşirsiniz. Bu ümmeti bekleyen en büyük tehlikelerinden biri de budur ve biz bu hatayı çok sık yapıyor gibiyiz.

Biliyorsunuz İslam şeriatının üzerinde yükseldiği üç ana temel vardır. Hemen fırsat gelmişken Başlıklar halinde onu söyleyeyim;

1 – Birincisi adem ül harac dır. Tüm şeriatların maksadıdır bu üç ilke. Tüm semavi şeriatların. Birincisi adem ül harac, Nedir? Zorluğun yokluğu. Çünkü evrensel ilkelerdir İslam. Değişmez değerlerdir. Ve İslam’ın getirdiği değerler insanın mutluluğu içindir. Allah’ın buna ihtiyacı yok ki..! İnsanın ihtiyacı var. Bundan menfaat görecek olan insandır. Onun için insanın mutluluğu esastır. İnsan merkezli bir mahlukat o sebeple. O sebeple birincisi dedim adem ül harac, zorluğun yokluğu.

2 – Şeriatların ikinci maksadı Taklilik, tekalik. Yani mükellefiyetlerin mümkün olduğu kadar öz ve az olmasıdır. Bu ne demektir. Hayatta manevra alanının da fazla olması. Allah’ın insana tanıdığı, iradesini kullanacağı alanının gayet geniş olması.

3 – Üçüncüsü ise Et teberruç, fid teşvik. Yani uygulamada değişmez ilahi sistemi, nizamı, öğretiyi hayata aktarmada basamak basamak hareket etmek. Kademe kademe hareket etmek. Bu üç kural tüm ilahi hukukların, şeriatların temelidir.

72 – Ve iz kateltüm nefsen feddara’tüm fıha* vallahü muhricüm ma küntüm tektümun

Hani bir zamanlar siz bir adam öldürmüştünüz de onun hakkında birbirinizle atışmış ve onu üstünüzden atmıştınız, halbuki Allah, saklamış olduğunuzu açığa çıkaracaktı.(Elmalı)

Ve iz kateltüm nefsen feddara’tüm fıha Hani yine hatırlayın. Siz bir canı öldürmüştünüz. Bir adamı öldürmüştünüz ve onun üzerinde de başlamıştınız tartışmaya. Suçu birbirinize atmıştınız. vallahü muhricüm ma küntüm tektümun Allah sizin içinizde sakladığınızı açığa çıkarandır. Bilen ve açığa vurandır.

Olay, aslında önce olmuş bir olay, konunun akışı, daha doğrusu Rabbimizin bize vermek istediği hisse gereği arkaya atılıyor. Çünkü dikkatimizin çekildiği nokta öne alınmış. O nokta nedir? Herkes çok affedersiniz yüreğindeki ineğe dikkat etsin. O noktayı Allah öne almış. Oysa ki bu inek kesmenin sebebi daha sonra geldi. Şimdi geldi. Onun sebebi 72. Ayet. Hani bir zaman bir adamı öldürmüş ve suçu da birbirinizin üzerine atmıştınız. Allah sakladığınız şeyi açığa çıkardı. Burada söylenen şey açık

73 – Fe kulnadribuhü bi ba’dıha* kezalike yuhyillahül mevta ve yürıküm ayatihı lealleküm ta’kılun

İşte bundan dolayı, o sığırın bir parçası ile o ölüye vurun, dedik. Allah ölüleri işte böyle diriltir ve size âyetlerini gösterir, belki aklınızı başınıza toplarsınız. (Emalı)

Fe kulnadribuhü bi ba’dıha Biz dedik ki, emrettik ki onun bazı aydınlanmamış olayları, bir tip faili mechul cinayetlerden bazılarını işte buna yani bu gibi bir hadiseyi, bu aydınlatılmamış faili mechul cinayetlere kıyaslayın. Öyle yapın. kezalike yuhyillahül mevta İşte Allah ölüyü böyle diriltir. ve yürıküm ayatihı lealleküm ta’kılun Ayetleri de size böyle gösterir ki üzerinde düşünür, kafanızı kullanırsınız.

Burada genel geçer eldeki meallerden farklı meal verdik. Bu farklılığı bendeniz merhum müfessir Reşit Rıza’ya borçluyum. Çünkü genelde klasik müfessirler de olmak üzere bu ayete; Rivayet edilen bir takım hikayelerden yola çıkarak şöyle mana verirler.

İneğin bir kısmını kesilen kurbanın bir kısmını alın, Onu öldürülen adama vurun, o da dirilsin, konuşsun. Çünkü böyle bir rivayet nakledilir. Öteden beri İsrailiyatta. Ancak gariptir peygamberimizden böyle bir rivayet yok. Sahabeden de böyle bir rivayet yok. Yine gariptir Tevrat’tan da böyle bir rivayet yok. Peki nereden çıkmış diyecekseniz, dediği gibi Yahudilerin mitolojisinden çıkmış bir rivayete göre bu ayet dizayn edilmiş. Öyle anlaşılıyor.

Oysaki; Fe kulnadribuhü bi ba’dıha Bu gibi faili mechul cinayetlerden bazılarını işte buna kıyaslayın demektir. Çünkü darabe fiili Kur’an da o kadar çok manaya gelir ki; Daraballahu meselen. Darabe vurmak anlamına gelir. Ancak Allah misal verdi burada. Allah şu misali verdi.

Yine Kur’an ın bir başka yerinde yeryüzünde ticaret için sefere çıkmaya denir. Hatta mudarebe denir mesela. Bu mudarebe nedir; Kar, para, sermaye bir taraftan, emek bir taraftan olan ticari sözleşmeye mudarebe denir. Yine Darb kökünden gelir.

Ve yine kovmak çıkarmak, boşamak, bırakmak manalarına gelir. Yani Kur’an da darb bir çok anlama kullanılır. Kullanıldığı anlamlardan biri de kıyaslamaktır. Buna kıyaslayın faili meçhul cinayetleri. Bunun en büyük delili de adribuhü daki “h” zamiridir. “h” zamiri eğer nefse gitseydi. Yani öldürülen o adama gitseydi nefis Arap dilinde müennes, manevidir. Yani dişildir. Manevi dişildir. Dişil bir kelimedir. Onun için darabuha olması lazım.

O sebeple Burada bendeniz Merhum Reşit Rıza’nın da tefsirine de dayanarak ve Tevrat’ta anlatılan İsrail oğulları için konulmuş o kuralı da temel alarak, neydi o kural; Faili meçhul bir cinayet olduğu zaman Tevrat’taki kural o cinayette bulunan en yakın yerleşim bölgesinde ki tüm insanlar kurban edilen ineğin üzerinde ellerini yıkıyorlar ve yemin ediyorlar. Bu cinayetle bir ilgimiz yok diye. İşte böylece toplumsal sorumluluk kalkmış oluyor. Böylece o insanlar eğer katil aralarında ise çıkarmış oluyorlardı. Onun için bendeniz buradaki manayı; İşte böyle faili meçhul cinayetleri buna kıyas edin. Böylece ortaya çıkarın manasında verdim.

kezalike yuhyillahül mevta yı nasıl anlamalıyız. Bu gayet açık. Ölüyü diriltmek Kur’an ı kerimde ve men ahyâhâ fe ke ennemâ ahyen nâse cemîa (Maide/32) ayetinde olduğu gibi. Bir insanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten tüm insanlığı diriltmiş gibi olur. Bir insanı diriltmekten kasıt; ölü bir insanı dirilten değil, öldürmeyen, onun hayatına dokunmayan, onun yaşamına dokunmayan demektir.

Yine Kur’an da Ve leküm fil kısası hayatü (bakara/179) kısasta sizin için hayat vardır. Niçin? Bir insanın ölümüne engel olduğu için, yani ölüme engel olmak Kur’an da ölüyü diriltmek anlamına da kullanılır. Onun için bu da o anlamı bütünlüyor.

74 – Sümme kaset kulubüküm mim ba’di zalike fe hiye kel hıcarati ev eşeddü kasveh* ve inne minel hıcarati lema yetefecceru minhül enhar* ve inne minha lema yeşşekkaku fe yahrucü minhül ma’* ve inne minha lema yehbitu min haşyetillah* vemallahü bi ğafilin amma ta’melun

Sonra bunun arkasından yine kalpleriniz katılaştı, şimdi de taş gibi, ya da taştan da beter hale geldi. Çünkü taşlardan öylesi var ki; içinden nehirler kaynıyor, yine öylesi var ki, çatlıyor da bağrından sular fışkırıyor, öylesi de var ki, Allah korkusundan yerlerde yuvarlanıyor… Ve sizin neler yaptığınızdan Allah gafil değildir.(Elmalı)

Sümme kaset kulubüküm mim ba’di zalike Bütün bunların ardından kalpleriniz katılaştı. fe hiye kel hıcarati, Taş gibi katılaştı. ev eşeddü kasveh Ne taşı, bilakis taştan da daha katı hale geldi. ve inne minel hıcarati lema yetefecceru minhül enhar Öyle taşlar var ki bağrından ırmaklar çağlar. e inne minha lema yeşşekkaku fe yahrucü minhül ma’ Öyle taşlar da var ki yarılır da içinden sular akar. ve inne minha lema yehbitu min haşyetillah Öyle taşlar da var ki, Allah korkusundan düşüp yuvarlanır. vemallahü bi ğafilin amma ta’melun Allah yaptıklarınız karşı duyarsız değildir.

Kasvetül kalp ne demek; Kalp katılığı. Burada önemli bir şey aktarılıyor. Bütün bunların ardından yürekleriniz katılaştı. Aslında kalp katılığı eşittir insanın kendi kendisine yabancılaşması. Burada anlatılan budur.

Ey Yahudileşen İsrail oğulları, siz kendi kendinize yabancılaştınız. Niçin? Çünkü sizi yok etmeye çalışan düşmanınızı taklit ettiniz. Yüreğiniz maymunlaştı. Zihniniz maymunlaştı. lehüm kunu kıradeten hasiın (65) maymundan beter olun denilmişti zaten, maymundan beter hale geldiler. Düşmanınızı taklit edecek kadar alçaldınız. Düşmanınızın putuna tapıyorsunuz. Oysa ki size dost olan bir Allah var. O sizi kurtardı, nimetler verdi, en dar zamanınızda sizinle oldu. Ve onun lütfünü hep üzerinizde gördünüz, buna rağmen ihanet içindesiniz. Çünkü kendinize yabancılaştınız.

İşte kalbin katılaşması insanın kendine karşı yabancılaşmasıdır. İnsan kendi kendine karşı yabancılaşırsa ne olur? Allah’a karşı yabancılaşır. İnsana karşı yabancılaşır. Hakikate karşı yabancılaşır. Çünkü özüne yabancılaştı, hakikatine yabancılaştı, hakikati tanımaz oldu. Hakikati görmez oldu. Duymaz oldu İşte summun bukmun ümmun budur. İnsanın kendine yabancılaşması. Kördür, sağırdır, dilsizdir.

Öyle taşlar var ki diyor, bağrından ırmaklar çağlar.

Bilir misiniz, su işi ile uğraşan bilginler bir arazi de su arayacakları zaman önce o arazide taş kaya olup olmadığına bakarlar. Çünkü taş olmayan yerden su çıkmaz. Görüyorsunuz, kendisine yabancılaşmış bir yürek, taşla bile kıyaslanmaz. Çünkü taşın olduğu yerde su var demektir, taş suyun habercisidir. Kendisine yabancılaşmış bir yürek ne işe yarar. Ağlamıyor, sızlamıyor, özlemiyor, yanmıyorsa o yürek ne işe yarar. Sevmiyor. özlemiyor, muhabbet etmiyor, yanmıyor, titremiyor, burulmuyorsa o yüreğin kasap çengelindeki yürekten daha adi olduğuna sizi temin ederim. Çünkü kasap çengelindeki yürek yenir, ama o yenmez.

Onun için yürek nükleer bir güç merkezidir. Yürek en büyük imkandır. Tabii ki kendisine yabancılaşmamış bir insan için. Ancak öyle bir yürek düşünün ki, uçsuz bucaksız, yüz ölçümü yerler ve göklerden daha geniş olan bir yürek artık hakikati almayacak kadar kararmış, bitmiş hissizleşmiş. İşte o zaman o insan yüz ölçümü sınırsız bir taş bir kaya taşıyor demektir ta bağrında. Düşünebiliyor musunuz, dünyanın en büyük güç merkezini, dünyanın en büyük kayası gibi taşımak. Bundan büyük bela olur mu? Bir insanın başına bundan büyük bir felaket gelir mi?

Onun için İsrail oğullarına, Yahudileşen İsrail oğullarına Hatırlatılan gerçek şu. Aslında siz esaret altında iken, işleyen, özleyen, yanan, sızlayan bir yüreğe sahiptiniz. Şimdi bedeniniz hürriyete kavuştu ama yüreğiniz esaret altında. Ama yüreğiniz katılaştı. Asıl tehlike bu. Çünkü Firavundan kurtulmak, katılaşmış bir yürekten kurtulmaktan çok daha kolaydı. Haydi nasıl kurtulacaksanız kurtulun deniliyor be tabiî ki bu ayetlerin ilk ve modern muhatabı olan Müslümanlara söylediği şey de;

Ey İsrail oğulları gibi son vahyi insanlığa taşımakla görevlendirilen ümmeti Muhammed siz de eğer Allah’ın emirlerine karşı böyle duyarsızlaşırsanız, Allah’ın emirlerine karşı böyle günden değiştirilmeye kalkarsanız, Allah’ın emirlerine karşı böyle sulandırıcı bir muamele yaparsanız o zaman sizi bekleyen akıbette o dur. Yürekleriniz taşlaşır. Kendinize karşı yabancılaşırsınız. Kendinize karşı yabancılaşırsanız, ebedi hakikate karşı yabancılaşırsınız. Hakikate karşı yabancılaşana daha büyük bir bela gerekmez. Çünkü bu en büyük beladır. Bela yürekte daha doğrusu göğüste yürek yerine, hisseden bir, seven bir kalp yerine, uçsuz bucaksız bir kaya taşımaktır.

75 – E fetatmeune ey yü’minu leküm ve kad kane ferıkum minhüm yesmeune kelamellahi sümme yüharrifunehu mim ba’di ma akaluhü ve hüm ya’lemun

Şimdi bunların, size hemen inanacaklarını ümit mi ediyorsunuz? Halbuki bunlardan bir grup vardı ki, Allah’ın kelâmını işitirlerdi de sonra ona akılları yattığı halde bile bile onu tahrif ederlerdi.(Elmalı)

E fetatmeune ey yü’minu leküm Siz şimdi bütün bu gerçekler ortada iken bu haldeki insanların sizin inandığınıza iman etmesini mi bekliyorsunuz. Yani öncelikle bu hitabın bize hatırlattığı şey, ayetin ilk muhatabı olan Medineli Müslümanlar. Böyle bir beklentilerinin olduğunu anlıyoruz. Yahudiler ehli kitap olduğu için, onlar ümmü olmadığı için Araplar onları biraz daha ilerde görüyorlar. Ne de olsa kitapları var, Allah’ı tanıyorlar, okuma yazmayı biliyorlar ve bir alt yapıları var. Herhalde bunlar ebedi mesajın sesine kulak verir diye düşünüyorlar.

Hatta böyle bir beklenti içindeler. Onlar Müslüman olsa çok sevinecekler. Lakin Allah onların gerçek durumunu haber veriyor. Şimdi durumu bu olan insanların ki iman etmesini nasıl beklersiniz. Bu beklentiniz boş bir beklenti. Çünkü onlar kendilerine karşı yabancılaşmışlar,son vahye karşı nasıl yabancılaşmasınlar. Ortada her şey. İşte söylenmek istenen bu yersiz bir beklenti olduğu bu beklentinin yani onlar Musevi olamamışlar, nasıl Muhammedi olurlar. Onların Musa’ya olan inançları bile sahte, Tevrat’a olan bağlılıkları bile yalan. Onlar nasıl Muhammed’e iman etsin Kur’an a bağlansın ki, daha kendi kitaplarına, kendi nebilerine karşı bile dürüst davranmayı öğrenememişler. İşte bu durumlarını Allah emrediyor, kendi peygamberleri ki bizim de peygamberimizdir, getiriyor ama onların tavrı ortada. Onun için böyle katılaşmış bir yüreğin sahibi ilahi mesaja karşı tepki veremez. Cevap veremez. İman edemez. Çünkü o çözülmüştür artık. Karşınızda sizin dik sürüngen iki ayaklı bir kaya duruyor.

ve kad kane ferıkum minhüm yesmeune kelamellahi Onlardan Bir çoğu ki bazı sözlükler ferıkum minhüm un bir çoğu biçiminde anlamlandırırlar ki doğrusu da budur, onlardan bir çoğu Allah’ın kelamını işitirler. sümme yüharrifunehu Fakat bunun ardından işittikleri halde hemen ardından onu çarpıtırlar. Değiştirir, tahrif ederler. mim ba’di ma akaluhü Üstelik o kelamın maksadını anladıkları halde. Yani o kelamın arkasında yatan gerçek maksadı, ne demek istediğini kavradıkları halde ne yaparlar? On u çarpıtırlar. Yukarıda tefsir etmiştim ya; Kurban kesmeleri emredilenler nasıl çarpıtıyorlardı görüyorsunuz. Aslında Allah’ın maksadını anlamıştılar. Ama yine de çarpıtıyorlardı. ve hüm ya’lemun Tabii bunu da bile bile yaparlar. Bunlar çok önemli.

Burada bir ibare var. Kelâmellah, kelâmullah. Nedir Kelamullah? Allah’ın kelamı demektir. Allah’ın kelamı demek, Allah’ın lisanı demek değildir. Kur’an Allah’ın kelamıdır. Aynen Tevrat’ta Allah’ın kelamıdır. İncil’de, İbrahim peygambere indirilen suhuflar da Allah’ın kelamıdır. Yani tüm nebilere gönderilen ilahi mesajların hepsi Allah’ın kelamı. O halde Allah’ın kelamı ifadesi lafızla, dille ilgili bir ifade değil, mana ile ilgili bir ifadedir. Yani ebedi mesajın taşıdığı mana, ebedi değişmez değerlerin anlamı ile ilgili bir ifadedir. Onun için Kur’an Arapçadır. Arapça Kur’an ın dilidir diyebiliriz bu doğrudur. Arapça Allah’ın dilidir diyemeyiz. Kur’an kelamı Vahydir. Kur’an Allah’ın sözü değil, kelamıdır. Onun için müfessirler kavlukkah sözünün hiç kullanılmadığını ama kelâmullah sözünün, ibaresinin kullanıldığına dikkat çekerek Allah’ın lisanı demek ayrı, Allah’ın kelamı ayrı demek olduğunu özellikle vurgularlar.

Burada bir kavram daha var tahrif kavramı. Yüharrifunehu Ben çarpıtma diye çevirdim. Nedir tahrif, Tahrif literal olarak etimolojik kökeni yontmak demektir. Onun için tahrif ul kalem derler, kalemi yontmaya. tahrif ul kalem, yontmak yani bir şeyin bütününden az veya çok parçayı atmak, eksiltmek. Anlamda eksintiye gitmek demektir. Tahrif budur. Çarpıtmak işte bundan kaynaklanır.

Yahudileşen İsrail oğulları iki sebeple çarpıtıyorlardı. Birisi siyasi sebeple çarpıtıyorlardı. Liderlerine yağ çekmek için, onların gözüne girmek ve yaranmak için Allah’ın kelamını çarpıtıyorlardı, ikincisi de çıkar için, maddi çıkar için çarpıtıyorlardı. Birtakım maddi getiri olsun diye çarpıtıyorlardı. Öyle çarpıtıyorlardı ki, bu çarpıtma çoğu kez metinde değil anlamda yapılıyordu. Ama bazen metinde de yaptıkları oluyordu. Örneğin Kur’an ın haber verdiği çarpıtmaları var onların;

la tekulu raına ve kulünzurna (Bakara/104) Raina demeyin unzurna deyin. Raina da bak demek unzurna yine gör, bak, bizi gör demek. Niye Raina demeyin? Çünkü onlar Râ..!ina yı hafif kırarak aynı Raî…!na diyorlardı. Anlam ne olurdu o zaman çobanın. Peygambere hakaret için dillerini ayn de hafif kırarak böyle bir oyun yapıyorlardı. Onun için Raî..!na diyorlardı. Râ’ina der gibi. Mesela aynı şeyi selam verirken de yaptıklarını biz sahih bir hadisten öğreniyoruz. Buhari hadisinden, Hz. Ayşe naklediyor. Resulallah’a essahmü aleyküm diye selam verirlerdi. Yani dışarıdan biri fark edemezdi bunların bu tip bir oyun oynadıklarını. Esselamü aleyküm, esenlik mutluluk üzerine olsun demekken, Bu hemen dillerini hafif kırıp essahmü aleyküm demeleri kahrol manasına gelir.

Onlar böyle oyunlar oynuyorlardı kelimeler üzerinde. Kelimeleri çarptırdıkları gibi, anlamlarını da çarpıtıyorlardı. İşte tahrif bu anlamda her türlü çarpıtmaya verilen isimdir.

Peki bu ümmet için bunun taşıdığı anlam nedir? Yani bu ayetin ilk ve modern Müslüman muhataplarına verdiği mesaj ne? Açık, Eğer Allah’ın kelamındaki Temel hakikatleri çarpıtırsanız Yahudileşirsiniz. Allah emretmiş, emir açık. Ne diyor? Açık.

Bakıyorsunuz ayet i kerime de tesettürü emrediyor. Şimdi Yahudileşme temayülü gösteren bazı zihinler bakıyorsunuz bin bir dereden su getirmek için, işte orada baş geçmiyor efendim, kelime de baş geçmiyor hım geçiyor örtü geçiyor, cilbab geçiyor, celabib geçiyor. İşe bakın. İşte tam Yahudileşme temayülü. Onlar da zaten böyle yapıyorlardı. Onların bunu nasıl yaptığını öğrenmek için firavun tefsirlerine bakılabilir, ünlü Yahudi filozofu. Öyle çarpıtıyorlardı Allah’ın ayetlerini. Buna söylenecek şey gayet açık bilinir yani. Eşarpta baş örtüsüdür, ama baş kelimesi yoktur. Efendim, yemeni derler, ama yemeninin içinde baş kelimesi geçmez. Tülbent denir, yazma denir, bunların hiçbirinin içinde baş kelimesi geçmez. Ama bunlar herkes bilir ki kimse ayağına örtmez yemeniyi. Kimse affedersiniz dizlerine eşarp bağlamaz yani. Kimse böyle anlamaz çünkü. Bundan birazcık nasiptar olan kimse eşarp deyince bunun başa örtülen bir örtü olduğunu, bele bağlanan bir şey olmadığını anlayıverir. İçinde başın geçmesi de gerekmez. Yani tahrif etmek için, e tabii tarihte bir çok yöntem bulunur. Örneğin bir örnek daha vereyim; Mesela Kur’an da;

innema ene beşerum mislüküm (Fussilet/6) ayeti. Ben de sizin gibi bir insanım. Hz. Peygambere söylemesi öğütlenen bir şey. Yani insanlığını vurgulaması insanlara. Ben melek değilim, ben de sizin içinizden biriyim. Ama Allah beni seçti, size mesajını benimle ulaştırdı. Mesajını vermesi için innema ene beşerum mislüküm o innema beraber kaffe metufedir. İkisi bir edattır. Onu önce parçalıyorlar; İnne yi ayrı ma yı ayrı yapıyorlar bazıları, ma yı da olumsuz anlamına alıyorlar, oysaki o ismi mevsuftur. Ellezi manasına. Ama Ma ya olumsuz anlamı veriyorlar, Ben kesinlikle sizin gibi bir insan değilim manası çıkıyor. Yani tam ters bir mana. İşte tahrif budur. Yahudileşmek budur. Tabii ki bunun bir çok örneği verilebilir.

76 – Ve iza leküllezıne amenu kalu amenna* ve iza hala ba’duhüm ila ba’din kalu etühaddisunehüm bi ma fetehallahü aleyküm li yühaccuküm bihı ınde rabbiküm*

Üstelik iman edenlere rastladıklarında inandık derler, birbirleriyle baş başa kaldıkları zaman, “Rabbinizin huzurunda aleyhinize delil olarak kullansınlar diye mi tutup Allah’ın size açıkladığı gerçekleri onlara da söylüyorsunuz? Hiç aklınız yok mu be?” derlerdi.(Elmalı)

Ve iza leküllezıne amenu kalu amenna Kendilerine birleştikleri zaman, iman edenlerle bir araya geldikleri zaman derler ki; Biz iman ettik. ve iza hala ba’duhüm ila ba’din Ne zaman ki birbiriyle baş başa kaldıklar; Kalu, bu kalu ile yukarıdaki kalu farklı farklı faillere sahiptir. Yukarıda biz iman ettik diyenler, bir kesim. İşte alttaki kalu diyenler ise onları söyleyenler. Yani akıl hocaları. Onlara derler ki baş başa kaldıklarında; etühaddisunehüm bi ma fetehallahü aleyküm li yühaccuküm bihı ınde rabbiküm* siz rabbinizin katında size karşı bir koz olarak kullansınlar diye onlara koz mu veriyorsunuz. Onlara Rabbinizin size açtığı sırrı mı söylüyorsunuz. Allah katında size karşı koz olarak kullansınlar diye. Akıl hocaları hemen onların kafasıyla kalbini böyle çeler.

Nedir o koz; e fe la ta’kılun Yine devam ediyor, bunu düşünemeyecek kadar aptal mısınız? Derler. O akıl hocaları. İman ettik diyenlere. Nedir Allah’ın onlara bildirdiği bu sır, bu koz ve hiç kuşkusuz ki bu kitaplarında Resul Allah’ın peygamberliğine delalet eden yerlerdir.

Bu tabii çok ayrıntılı bir konu. Ancak hemen burada aklıma geldiği kadarıyla, hatırladığım kadarıyla Tevrat’ta Kitab ı Mukaddeste Resul Allah’a delalet eden birkaç noktayı burada aktarıvereyim; Örneğin tensiye kitabında şöyle bir ibare var. Kardeşlerin arasından onlara senin gibi bir peygamber göndereceğim.

Burada ki kardeşlerini Tevrat müfessirlerinden bazıları da aynen İsmail oğulları olarak algılıyor ve çeviriyorlar. Çünkü öteden beri İshak oğulları olan İsrail oğulları, İshak’ın kardeşinden olma İsmail oğullarına kardeş diye hitap ediyorlar. Ve Tevrat’ta da bir çok yerde; sizin kardeşleriniz diye çoğul biçiminde geldiği zaman İsmail oğulları kastediliyor. Çünkü ikisi de Hz. İbrahim’in iki oğlundan geliyor. Biri Hz. İbrahim’in oğlu İshak’tan geliyor İsrail oğullarının kökeni, Resul Allah’ın kökeni ise Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’den geliyor. İkisi de Hz. İbrahim’de birleşiyorlar. Onun için ayette bu Tevrat ayetinde kastedilenin özellikle İsmail oğullarından gönderilecek bir peygamber olduğu ifade ediliyor.

Yine aynı kitapta tensiye kitabında; Ve dedi ki Rab dünya da tecelli etti, sair de parladı Taran dağında doğdu diye bir ibare var: Sine de tecelli etti den kasıt, Hz. Musa peygambere gönderilen vahiy, Sair dağının Hz. İsa’nın yaşadığı yerde bulunan bir dağ olduğu açık. Herkes bunu itiraf ediyor, ancak Taran dağının nerede olduğu konusunu kadim Tevrat müfessirleri açıklamıyorlar.

Lakin işin garibi de şu ki; Tekvin kitabında İsmail peygamberin Annesiyle birlikte haran çölünde yerleştiğini ve orada büyüdüğünü, kocası İbrahim Peygamberin Hacer ile küçük oğlunu orada bıraktığını aktarıyor Tevrat. Demek ki bu taran, Mekke. Onun için daha önceden peygamberimiz gönderilmeden önce dahi bazı Yahudiler bu gerçeği fark etmişlerdi. Hatta Selman Farisi’nin Medine’ye gelip yerleşmesinde ki sebepte oydu. Çok uzun arayışlar sonunda bana tanımlanan üstatlarımın bana tanımladığı yer burasıdır diye gelmişti. Bu mevkiidir, bu bölgedir diye gelmişti.

Yine örneğin o dönemde bazı Yahudilerin çocuklarına Muhammed ismini koydukları söylenir. Hatta bazı Arap’ların da koyduğu söylenir. Bu ismi koymalarının temelinde şöyle bir gerçek yatıyor. Özellikle Tekvin kitabında İsmail için kullanılan bir cümle var. Seni Allah’ın İsmail’e semere verecektir. Allah’ın Rab, İsmail’i semerelendirecektir. Yani ona güzel bir meyve verecektir.

Orada geçen ibare bi madmad?, İbranice ibare. Bu Yahudiler rakam değerli harf sistemi olan ebcetle bunun Arapça karşılığını buluyorlar. 92 tutuyor Ebcet sisteminde bu. Bunun Arapça karşılığının Muhammed olduğunu tespit ediyorlar. Aynı değeri o da tutuyor 92. Rakam değerli harf sistemini Yahudiler kullanır. Şifreleme sistemidir. O şifre sisteminde bu mad mad ın yani İsmail’e verileceği vaad edilen bu meyvenin karşılığı Arap dilinde Muhammed anlamına geliyor. O zaman bu anlamı keşfeden bazı Yahudiler çocuklarına Muhammed ismini koyuyorlar. Ve hatta Araplara söylüyorlar bölgede ki, onlar da bazı çocuklara Muhammed ismini koyuyorlar. Bu olsun diye. Acaba bu olabilir mi?

Bu çok önemli bir anekdot. Tabii bu anekdotları teyit eden, güçlendiren daha başka anekdotlar da var. Örneğin Resul Allah’ın doğduğunda bazı astrologların bunu fark ettiğini, yine Resul Allah’ın Medine’ye geldiğinde Hz. ,Safiye’nin amcası ve babası ki Yahudilerin liderleri idi, gelip Resul Allah’ı gördükten sonra Vallahi bu o dur. Ama vallahi ömrümün sonuna kadar buna karşı savaşacağım. Dediği bildirilir kaynaklarda.

77 – E ve la ya’lemune ennellahe ya’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun

Peki bilmezler mi ki, onlar neyi sır olarak saklar ve neyi açıkça söylerlerse Allah hepsini bilir. (Elmalı)

E ve la ya’lemune ennellahe ya’lemü ma yüsirrune ve ma yu’linun Onlar bilmiyorlar mı ki Allah onların sakladıklarını da bilir, açığa vurduklarını da.

78 – Ve minhüm ümmiyyune la ya’lemunel kitabe illa emaniyye ve in hüm illa yezunnun

Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler, ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar. (Elmalı)

Ve minhüm ümmiyyune la ya’lemunel kitabe illa emaniyye Onlardan ümmü olanlar yani cahil bir kesim var. Onlar kitabı bilmezler. Yalnızca kuruntuları var onların. Kuruntu yaparlar. Bir takım kuruntulara, hurafelere inanırlar. ve in hüm illa yezunnun ve onlar yalnızca zannederler. Onların imanı zandan ibarettir. Yakin ve bilgiye dayalı değildir.

Bu ayette geçen ümmiyyune ; Ümmiy; Ümmet, imam ile aynı kökten gelir. Ümm kökünden gelir. Ümm, amme demektir. Birinci anlamı Ümmi nin; cahil, gafil. İkinci anlamı; anadan doğduğu gibi tertemiz demektir. Ki, peygamber için kullanılan ümmi lafızları Kur’an da anadan doğduğu gibi tertemiz, kültürlerin herhangi bir istilasına maruz kalmamış, Kalbi ve kafası çevresel kültürlerden etkilenmemiş, anlamına, pırıl pırıl anlamına kullanılır. Üçüncü anlamı ise Kur’an da yine; Kendilerine kitap verilmeyenler anlamına gelir ümmi.

Emunel şu anlamlara gelir; emunel, ümmiy’e kelimesinin çoğulu, ütopya demektir. Ütopya bildiğiniz gibi Ü yok yunanca da, Topoz, ülke manasına gelir. Yani olmayan ülke, düş ülke.

Şeytanın bir tuzağı olduğu söylenir Kur’an da ütoyanın, yani ümmiyyenin. Ki vele u men ni yemnehum yene ben onları ütopyaya düşüreceğim. Ütopik fikirlerle onları oyalayacağım. İşte budur. Ütopya ümmiyedir. Ki 80. ayette daha sonra gelecek olan ayette; Sayılı günler dışında bize ateş dokunmayacaktır diyorlardı ya işte onların ütopyası da bu. Yani onlar alimleri tarafından aldatılıyorlardı. Alimleri onlara gelecekte aslında olmayacak bir şeyi söylüyorlardı.

Yani siz ne yaparsanız yapın, ne kadar günah işlerseniz işleyin değil mi ki Yahudi siniz, değil mi ki İsrail oğullarına mensupsunuz sayılı günlerden fazla yanmayacaksınız. Onun dışında bir azap görmeyeceksiniz.

Yani haşa siz sadece ırkınızdan dolayı Allah’tan özel muamele göreceksiniz anlamına öyle oyalıyorlardı. Niçin, çünkü cahildiler. Bunu onların cahillikleri dolayısıyla yapıyorlardı. Ki hemen arkadaki ayette bunu açıklıyor;

79 – Fe veylül lillezıne yektübunel kitabe bi eydıhim sümme yekulunel kitabe bi eydıhim sümme yekulune haza min ındillahi li yeşteru bihı semenen kalıla* fe veylül lehüm mimma ketebet eydıhim ve veylül lehüm mimma yeksibun

Artık o kimselerin vay haline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için “Bu Allah katındandır.” derler. Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!.. (Elmalı)

Fe veylül lillezıne yektübunel kitabe yazıklar olsun kitabı elleri ile yazanlara bi eydıhim evet. Elleri ile kitabı yazanlara yazıklar olsun. sümme yekulune haza min ındillahi Onlar elleri ile kitabı yazıp ne diyorlardı? Bu Allah katından gelmedir diyorlardı. li yeşteru bihı semenen kalıla Bunu da şunun için yapıyorlardı. Az bir getiri sağlamak, menfaat elde etmek için yapıyorlardı. fe veylül lehüm mimma ketebet eydıhim Elleriyle yazdıklarına yazıklar olsun ve veylül lehüm mimma yeksibun Kazandıklarından dolayı da yazıklar olsun onlara.

Burada çok ince bir nokta var dikkatinizi çekerim. Onlar ilahi mesajı az bir değere pazarlamıyorlardı. Pazarladıkları ilahi mesaj değil, Tevrat değil, Allah’ın mesajı değil. Onun için ucuz şey pazarlıyorlardı aslında. Neyi pazarlıyorlar dı? Elleri ile yazdıklarını pazarlıyorlardı. İlahi mesajı değil. Hep böyle anlaşılıyor, nedense? Yıllardan beri sanki burada ifade edilen şey, onlar, Allah’tan aldıkları bu mesajı, Tevrat’ı pazarlıyorlardı. Elleri ile yazdıkları şeyi pazarlıyorlardı.

Peki burada kılınan durum ne? Bu Allah’tan dır diye iftira ediyorlardı Allah’a. Allah’tan gelmediği halde elleri ile bir takım hükümler koyuyorlar, ne yapıyorlardı? Örneğin önce Tevrat şerh ediliyordu. Bir takım samimi alimler içtihatlar yapıyorlardı. Bu içtihatları bunlar şerh ediyorlardı. Daha sonrakiler geldiler, bu şerhleri kaleme aldılar. Katılaştırdılar. Kor haline dönüştürdüler. Bu şerhlerin toplandığı kitaba Vişna dendi. Vişna’yı daha sonra gelen alimler oturdular tefsir ettiler. Uzun uzun tefsirler yaptılar bu tefsirlere de demara dediler. Vişne ve demaranın ikisine birden kalmuk denilir. İşte bu kitabı Yahudilerin önüne sürdüler. Sizin kitabınız bu diye.

Yani sundukları kitap aslında Tevrat’ın suyunun suyunun suyu. O insanların Tevrat’la arasına, Allah’ın kelamı arasına bu görüşleri koydular. O insanlar artık Tevrat’a ulaşamadı. O insanlar bir hükmü merak ettikleri zaman bunlar Tevrat’a değil, elleriyle yazdıkları o şerhlere bakıyorlardı. Vişna ve demaradan oluşan kalmut’a bakıyorlar ve oradan cevap veriyorlardı.

İşte onu kastediyor. Yani Allah’ın kitabı ile insanların arasına gerildiler. Ve onlara Allah’ın kitabında olmayan şeyleri, Allah’ın kitabında bunlar yazıyormuş gibi dayattılar. Verdiler ve bunu da menfaat karşılığı yaptılar. Bunun karşılığında ya siyasi bir menfaat elde ettiler ya ekonomik bir menfaat elde ettiler, ama mutlaka menfaat elde etiller.

80 – Ve kalu len temessenen naru illa eyyamem ma’dudeh* kul ettehaztüm ındellahi ahden fe ley yuhlifellahü ahdehu em tekulune alellahi ma la ta’lemun

Bir de dediler ki: “Bize sayılı birkaç günden başka asla ateş azabı dokunmaz”. De ki; “Siz Allah’tan bir ahit mi aldınız? Böyle ise Allah sözünden dönmez. Yoksa siz Allah’a karşı bilemeyeceğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (Elmalı)

Ve kalu len temessenen naru illa eyyamem ma’dudeh Ne diyorlardı onlar; Diyorlardı ki bize sadece sayılı, belirli günler dışında ateş dokunmayacak. Demek ki elleriyle yazdıkları şeylerden bir örnek bu işte. Halka cazip halka; size sayılı günler dışında ateş dokunmayacak diye garanti veriyorlardı.

kul ettehaztüm ındellahi ahden fe ley yuhlifellahü ahdehu Siz Allah’tan bir söz mü aldınız? Kesin bir söz mü aldınız ki Allah sözünden caymaz,

em tekulune alellahi ma la ta’lemun Yoksa Allah’a iftira mı ediyorsunuz. Bilmediğiniz bir şey hakkında Allah’a iftira mı ediyorsunuz. Diye sor onlara.

Ki tezgahtarlar, tezgahladıkları bir şeyi; Örneğin Tefsirlerden aldığımız bilgilere göre 7 ya da 40 gün olduğu söylenir. Niye böyle tezgahladılar bunu? Şöyle tefsir etmişlerdi; Siz ne kadar ineğe taptıysanız o kadar yanacaksınız. Onun dışında yanmayacaksınız. Yani böyle bir de destek bulmuşlardı. İşte yorum yoluyla bu nedir? Semantik tahriftir bu şekilde. Semantik Tahrif, yorum tahrifi. Ya da hermonotik tahrif te diyebiliriz. Anlam ve yorum tahrifi , kelime tahrifi gibidir. Yani net bir tahrif etmek ne kadar tehlikeli ise, anlam ve yorumu, semantik tahrif, Hermonotik tahrifte aynıdır. Anlam ve yorum tahrifi.

Bugün biz Müslümanlar Kuran’ı kelime tahrifine, metin tahrifine tabi tutamadık, bunu beceremedik. Allah metni korudu. Ama biz Müslümanlar bu ikinci tahrif çeşidini, semantik ve hermonotik yani anlam ve yorum tahrifini o kadar çok yapmaktayız ki, Allah bu tür Yahudileşmekten hepimizi korusun diyorum.

81 – Bela men kesebe seyyietev ve ehatat bihı hatıy’etühu fe ulaike ashabün nar* hüm fıha halidun

Evet kim bir günah işlemiş de kendi günahı kendisini her yandan kuşatmış ise, işte öyleleri ateş ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar. (Elmalı)

Bela men kesebe seyyietev yoo..! Aksine kim bir kötülük yaparsa, ve ehatat bihı hatıy’etühu ve suçu ve hatası da onu çepeçevre kuşatırsa, fe ulaike ashabün nar kim olursa olsun o ateşin adamıdır. Ateş ehlidir. Ateş halkıdır. hüm fıha halidun ve orada kalıcıdırlar. Geçici değil. 7 gün 40 gün falan değil. Kalıcıdırlar.

Bu kalıcılığın anlamını daha önceki derslerde tefsir ettiğim için huldün, cennet ve cehennem deki huldün anlamını daha önce tefsir ettiğim için geçiyorum.

Özellikle burada ehatat bihı hatıy’etühu ifadesi var. Hatası onu çepeçevre kuşatırsa, müthiş bir burada belegat var. Bu iki ifadede. Gerçekten muazzam bir metefor var bu cümlede.

Ne demek hatanın insanı kuşatması? Günah kişiyi çepeçevre kuşatır mı. Evet. “Hatıy” Duvar anlamına gelir Arapça da. Adeta günahtan bir duvar örülürse. Etrafına, yüreğine.

Yüreğine günahtan nasıl bir duvar örülür? Her günah bir taşıdır duvarın. Bu duvarı örer, sonunda öyle yükseltir ki bu duvarı insan, artık vicdan örtülmüş olur. Vicdanın sesini yüreği duymaz olur. Yürek, aklın sesini duymaz olur. Kur’an ın, vahyin sesini duymaz olur. İşte bu durum ve ehatat bihı hatıy’etühu biçiminde geçiyor. Günahın insanı kuşatması, ki burada hemen Resul Allah’ın bir hadisini hatırlıyoruz. Sahih olarak gelen bu hadiste Resul Allah; Kişinin işlediği bir günah, kalbinde bir siyah nokta olarak belirir. Buyuruyor. Eğer tevbe ederse bu nokta geçer. Yok etmezse her günah siyah bir nokta gibi kalbi karartır, ve en sonunda kalp kararır, tıpkı Allah’ın şu hitabında olduğu gibi.

Kella bel rane ‘ala kulubihim (Mutaffiifin/14) Yoo..! Onların kalpleri pas bağladı kazandıkları yüzünden. Ayetinde olduğu gibi diyor peygamberimiz.

Kalp sırça bir aynaya benzer. Bu aynanın sırçasının döküldüğünü düşünün. Karardığını düşünün. Sırçası kararmış bir ayna hakikati yansıtmayacaktır. Gerçeğe karşı tuttuğunuz da bu aynayı, hiçbir şey göstermeyecektir. Bu aynayı geri dönüp cam olarak kullanayım derseniz, cam olarak ta kullanamazsınız. Ne yansıtacaktır doğruyu, ne de görebileceksiniz. Çünkü sırçası kararmış bir ayna ne cam olarak kullanılır, ne ayna olarak.

İşte böyle bir yürek düşünün. İşte hataların insanı çepeçevre kuşatması Budur. Bu neyi getirir? Kendi kendine yabancılaşmayı getirir. Hakikate yabancılaşmayı getirir ki işte burada hemen siz yukarıda;

Sümme kaset kulubüküm (74) ayetini hatırlayın. Kalp katılığı. Hani onların kalpleri katılaşmıştı taş gibi olmuştu ya, işte günahın insanı çepeçevre kuşatması budur, iki ayet birbirini tefsir ediyor.

82 – Vellezıne amenu ve amilus salihati ülaike ashabül cenneh* hüm fıha halidun

İman edip Salih ameller işleyenler, işte öyleleri de cennet ehlidirler ve orada ebedî kalıcıdırlar. (Elmalı)

Vellezıne amenu ve amilus salihati ülaike ashabül cenneh. İman eden ve Salih amel işleyenlere gelince, işte onlar cennet halkıdır hüm fıha halidun Onlar da orada kalıcıdırlar geçici değil.

83 – Ve iz ehazna mısaka benı israıle la ta’büdune illellahe ve bil valideyni ıhsanev ve izl kurba vel yetam vel mesakıni ve kulu lin nasi husnev ve ekıymus salate ve atüz zekah* sümme tevelleytüm ila kalılem minküm ve entüm mu’ridun

Hani bir vakitler İsrail oğulları’ndan şöylece mîsak (kesin bir söz) almıştık: Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya iyilik, yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak, zekatı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz. (Elmalı)

Ve iz ehazna mısaka benı israıle la ta’büdune illellahe ve bil valideyni ıhsanev Hani bir zamanda biz İsrail oğullarından kesin söz almıştık. Misak belgeli, kesin yeminli sözdü demektir. la ta’büdune illellahe Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, kulluk etmeyeceksiniz.

ve bil valideyni ıhsanev ve izl kurba vel yetam vel mesakıni Anneye ve babaya, yakınlara, kimsesizlere, -yetimi kimsesizler diye çeviriyorum, çünkü lügat anlamı olarak kimsesiz herkes yetimdir. Bu kadın yetim hükmüne girer annesi ve babası vefat etmiş çocuk yetim hükmüne girer.- Onun için kimsesizlere ve yoksullara güzel muamele edecek, iyilik yapacaksınız.

ve kulu lin nasi husnev ve insanlara karşı, güzel söz söyleyeceksiniz. ve ekıymus salate namazı istikametle kılacak, ve atüz zekah karşılıksız yardımda bulunacaksınız. sümme tevelleytüm ila kalılem minküm ve entüm mu’ridun Bütün bu emirlerin ardından siz ne yaptınız? Dönüverdiniz, yüz çevirdiniz. ila kalılem minküm çok azınız dışında, birkaç kişi dışında hepiniz yüz çevirdiniz bu emirlerden ve entüm mu’ridun hala da şu anda Medine de yaşamakta olan, ayetin indiği gün Medine de yaşamakta olan Yahudiler, hala da yüz çevirmeye devam ediyorsunuz.

Burada insanlığın değişmez değerleri var. Her vahiy bu değerleri getirmiştir. Bu değerler Tevrat’ta İsrail oğullarına gönderilen değerler. Anne babaya iyilik, yoksullara iyilik, Yakınlara iyilik, kimsesizlere iyilik, insanlara güzel söz söyleme ve Allah’la insan, İnsanla toplum arasındaki ilişkiyi sembolize eden namaz ve zekat. Zekat İnsan toplum ilişkisini sembolize eder ve düzenler, Namaz ise insan–Allah arasındakini. Yukarıdakini de buna aktarırsanız ne söyleniyor; la ta’büdune illellahe Allah’tan başkasına kulluk etmemek, namazla alt alta yerleştiriyor, Allah insan ilişkisini düzenliyor. Tevhid.

İnsan toplum ilişkisini hemen altındakileri getirin; Yoksulu gözetmek, yakını gözetmek, fakiri gözetmek, yetimi gözetmek, anne babaya iyilik. Görüyorsunuz ki Kur’an insanın hem topluma, hem Allah’a doğru uzanan boyutunu tamamen kural altına alıyor ve ilkeyi vazediyor.

84 – Ve iz ehazna mısakaküm la tesfikune dimaeküm ve la tuhricune enfüseküm min diyariküm sümme akrartüm ve entüm teşhedun

Yine bir zamanlar mîsakınızı almıştık; birbirinizin kanlarını dökmeyeceksiniz, nüfusunuzu diyarınızdan çıkarmayacaksınız. Sonra siz buna ikrar da verdiniz ve ikrarınıza şahit de oldunuz. (Elmalı)

Ve iz ehazna mısakaküm la tesfikune dimaeküm ve la tuhricune enfüseküm Hani bir zamanda sizden kesin söz almıştık. la tesfikune dimaeküm Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz diye.

ve la tuhricune enfüseküm min diyariküm siz birbirinizi yaşadıkları yerden sürmeyecektiniz.


sümme akrartüm ve entüm teşhedun sonra üstelik siz de bunu ikrar etmiştiniz. Yani bu sözü biz almıştık, siz de ikrar etmiştiniz. ve entüm teşhedun Ey..! şu ayetin indiği Medine de yaşayan Yahudi topluluğu siz de hala buna şahitlik ediyorsunuz. Bu aldığım söze çünkü elinizdeki Tevrat’ta bunları yazıyor, bu sözler.

85 – Sümme entüm haülai taktülune enfüseküm ve tuhricune ferıkam minküm min diyarihim tezaherune aleyhim bil ismi vel udvan* ve iy ye’tuküm üsara tüfaduhüm ve hüve muharramün aleyküm ıhracühüm* e fe tü’minune bi ba’dıl kitabi ve tekfürune bi ba’d* fe ma cezaü mey yef’alü zalike minküm illa hızyün fil hayatid dünya* ve yevmel kıyameti yüraddune ila eşeddil azab* vemallahü bi ğafilin amma ta’melun

Sonra sizler öyle kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürüyorsunuz ve sizden olan bir grubu diyarlarından çıkarıyorsunuz, onlar aleyhinde kötülük ve düşmanlık güdüyor ve bu konuda birleşip birbirinize arka çıkıyorsunuz, şayet size esir olarak gelirlerse fidyeleşmeye kalkıyorsunuz. Halbuki yurtlarından çıkarılmaları size haram kılınmış idi. Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz? Şu halde içinizden böyle yapanlar, netice olarak dünya hayatında perişanlıktan başka ne kazanırlar, kıyamet gününde de en şiddetli azaba uğratılırlar. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir. (Elmalı)

Sümme entüm haülai taktülune enfüseküm Sonra ne oldu?Bu sözden sonra? Siz birbirinizi katlettiniz. Kendi kendinizi öldürdünüz, ve tuhricune ferıkam minküm min diyarihim İçinizden bir grup çıktı, içinizden bir kısmını yerinden yurdundan etti. Sürdü.

Bununla kastedilen Hz. Süleyman’ın vefatından sonra kurduğu devletin ikiye bölünüp Yahudiye ve İsrailiye diye isim alan bu iki krallığın düşmanlarıyla anlaşıp birbirlerinin üzerine hücum etmesi, düşünün İsrailiye devleti gitti Asurlularla anlaştı geldi Yahudiye krallığında yaşayan tüm Yahudileri katlettiler,, öldürdüler, geri kalanları da düşmanlarına esir edip teslim ettiler. Yahudiler, Yahudilere yapıyor bunu.

Daha sonra ne oldu? Çok ilginçtir ondan sonra da Babil Kralı, 2. Nabukadnazar geldi, o düşmanla işbirliği yapıp kardeşlerini düşmana teslim eden İsrailliye devletini yerle bir etti, 200.000 kişinin öldüğü söylenir o tarihte.

Evet, bu geçmişteki tarihlerine dikkat çekiyor. Hep böyle yaptınız ve tabii o anda ilk muhatabı olan Yahudilere de dikkat çekiyor. Ne yapıyorlardı? Mesela Ben-i Kayyuka evs’le ittifak kurmuştu, ben-i Kuraysa, ben-i nadîr iki Yahudi kabilesi de Hazreçlerle ittifak kurmuştu Araplardan Medine de

Evs ve Hazreç birbirleri ile sürekli savaşıyordu, bunlar savaşırken bu müttefikler de bir biri ile savaşıyordu. Yine birbirini yiyorlardı. Hem tarihe hem de ayetin indiği güne dikkat çekiliyor.

tezaherune aleyhim bil ismi vel udvan Siz günahta ve kin de nefrette birbirinizle yardımlaşıyordunuz. Birbirinize karşı tabii ki. ve iy ye’tuküm üsara tüfaduhüm Ne zaman elinize esir düşse, kendi kavminizden, kendi dininizden olan bir Yahudi, ancak fidye karşılığı onu serbest bırakıyordunuz. Böyle yapıyordular.

ve hüve muharramün aleyküm ıhracühüm Bu bir cümle i muterizedir, tırnak içi cümlesidir, yukarıya ait yani yurdunuzdan çıkarmak haram olduğu halde, size haram kılınmış olduğu halde bunu yapıyordunuz.

e fe tü’minune bi ba’dıl kitabi ve tekfürune bi ba’d Siz, ey Yahudileşen İsrail oğulları, kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz. Hakikatin bir kısmına inanıp bir kısmının üzerini mi örtüyorsunuz?

Burada kastedilen şey şu; 10 emir de işlerine gelmeyen emir maddelerini sildiler. Ben Tevrat’ta geçen 1o emre baktım; O 10 emrin içinde şu biraz önce tefsir ettiğimiz 83. ayette; yoksula, yakına, kimsesize yardım etmek emri yok. Ne yapmışlar onun yerine, Birinci ve ikinci emri, aynı emri ikiye bölmüşler, ikiye ayırmışlar, 1 ve 2 numara vermişler. Yani ey İsrail oğulları benim önümde sadece eğileceksiniz, 2. si de Benden başka putlarınız olmayacak. İkisi aynı emir zaten. Demek ki 1 tanesini aradan sildiler, biri, 2 ye böldüler böylece göz boyadılar.

İşte burada kastedilen de bu. Ve yine söylenmek istenen de şu ki; Sizde Yahudileşmeyin bu konuda. Allah’ın emirlerinden bazılarının üstünü örtüp işinize gelmeyen, işinize gelen emirleri de böyle bölüp; Bak şunları şunları yapıyoruz diye insanlara bahane vermeyin.

fe ma cezaü mey yef’alü zalike minküm illa hızyün fil hayatid dünya* Dünya hayatında bunu yapan kimsenin cezası başka bir şey değil sadece alçalmadır. Bir zillete mahkumiyettir. ve yevmel kıyameti yüraddune ila eşeddil azab Kıyamet gününde ise o kimse azabın, belanın en şiddetlisine maruz kalacak. vemallahü bi ğafilin amma ta’melun Allah yaptıklarınıza karşı duyarsız değildir.

Burada hakikati parçalamanın, dünya da sosyal çözülmeye, kimlik ve kişilik kaybına sebep olacağı ima ediliyor. Dünya toplumlarına yem olacağı söyleniyor adeta. Çünkü dünyada zillet budur. Şu anda içinde yaşadığımız toplumda bunu görmüyor musunuz? Dün sizin hükmettiğiniz insanlar, bugün sizi adam yerine koymuyorlarsa işte zillet budur. Yahudileşmenin sonucu da budur.

86 – Ülaikellezıneşteravül hayated dünya bil ahırati fe la yuhaffefü anhümül azabü ve la hüm yünsarun

Bunlar ahireti, dünya hayatına satmış kimselerdir. Onun için bunlardan azap hafifletilmez ve kendilerine bir yerden yardım da gelmez. (Elmalı)

Ülaikellezıneşteravül hayated dünya İşte onlar var ya, o kimseler dünya hayatı karşılığında ahireti feda ettiler. Yani dünyayı elde etmek için ahireti sattılar. Dünyayı almak için ahireti feda etmektir. Ne demek bu? Değer yargılarının alt üst olması. Değerli olan bir şeye, aşağı değerde görmek, değersiz olan bir şeyi, en değerli bilmek. Değer yargısının alt üst olmasıdır işte. Eğer değer yargısı alt üst olursa o zaman aşağılık olana yücelik muamelesi yaparsınız, yüce olana da aşağılık muamelesi yaparsınız. Bu ne demektir? Bu şu demektir. Dünya sizin binitiniz olduğu halde, sizin dünyanın sırtına binmeniz gerektiği halde, dünyayı sırtınıza bindirirsiniz. Dünya sizin sırtınıza biner. İşte değer yargısının ters çevrilmesi bu anlama gelir. Yani dünya beden, ahiret ruh, Dünya cazip, dünya yüreği esir etmek ister.

Dünyanın kökeni, yani etimolojik olarak iki anlama gelir. 1 – Aşağı, 2 – Yakın. Yakındır, çünkü bedene, çamura yakındır. İnsanın bedeni, çamuru ondandır. Aşağıdır, aşağılıktır, çünkü çamurdur dedim ya. Ahirete göre aşağıdadır. Onun için geçici olan dünya eğer kendisine sizi cezp ederse kalıcı olan ahireti satmış olursunuz.

fe la yuhaffefü anhümül azabü ve la hüm yünsarun Böyle yapandan azap hafifletilmeyecek ve onlar yardımcı da bulamayacaklar yani onlara ahirette yardım da olunmayacak. Nasıl yardımcı olunmayacak? Ahirette değer yargılarının ters olduğunu fark ettiklerinde; Eyvaaah..! ne büyük aldanmışız demenin azabı en büyük azap olacak, o zaman da bir yardımcı bulamayacaklar.

Ve ahıru da’vahüm enil Hamdu Lillâhi Rabbil alemiyn. (Yunus/10) Dualarının sonu da “Âlemlerin Rabbi Allah’a hamdolsun.” diye şükretmek olacaktır.+++

6 Nisan 2024 Cumartesi

İslamoğlu Tef. Ders. BAKARA SURESİ (47 – 66) (5)

NOT: kurantefsir.wordpress.com adresinden okuma kolaylığı açısından, kişisel kullanım için alınmıştır.

 

 “Euzübillahimineşşeytanirracim.”

“Bismillahirrahmanirrahim”

“Rabbişrah lı sadrı

Ve yessir lı emrı

Vahlül ukdetem mil lisanı

Yefkahu kavlı” Taha/25-26-27-28)

Göğsüme genişlik ver, kolaylaştır işimi, düğümü çöz dilimden ki anlasınlar beni.

Değerli dostlar. Bu dersimizde Bakara suresinin 47. ayetinden tefsirimize devam edeceğiz. Daha önceki dersimizin konusunu hatırlayacak olursanız İsrail oğullarının Yahudileşme sürecini işliyorduk. Daha önce tefsir ettiğimiz ayetler, bu günde bu sürecin devamı olan yine aynı konunun bir devamı olan İsrail oğullarının Yahudileşme sürecini işleyeceğiz.

“Bismillahirrahmanirrahim”

47 – Ya benı israılezküru nı’metiyelletı en’amtü aleyküm ve ennı faddaltüküm alel alemın.

[Ey İsrailoğulları! Size verdiğim nimeti ve vaktiyle sizi âlemlere üstün kıldığımı hatırlayın.} (elmalı)

Ya benı israılezküru nı’metiyelletı en’amtü aleyküm.

Ey İsrail oğulları size verdiğim nimetimi hatırlayın.

ve ennı faddaltüküm alel alemın.

Ve hatırlayın ki bir zamanlar sizi yer yüzünün milletleri arasından seçmiştim.

Bu ayette geçen İsrail oğullarına verilen nimetin ne olduğu üzerinde biraz durmak istiyorum. Bu millet ne idi sorusuna cevap vermezden önce nimetin kelime ve ıstılah anlamını tarif etmeliyim.

Nimet; Özünde güzellik taşıyan meşru her şey. Yani insanın özünün güzel kabul ettiği, kabul edilen şeyin özünde güzellik olan ve insanın kendisine kavuşunca mesrur olduğu şey demektir. Arap dilinde evet kelimesi  Nam..! ile ifade edilir. Nimetle aynı kökten gelir. Niğmet, nâm..! evet. Tabii evet anlamına gelen nâm..! ile nimet kelimesi arasında nasıl bir akrabalık var ki ikisi de aynı kökten geliyor denilecek olursa; insanın evet dediği her şeyde bir güzellik bir yüş olması anlamına geldiği için Arap dilinde evet sözcüğü nâm..! nimet ile aynı kökten gelir. Bir kimse bir şeye evet diyorsa, onda bir güzellik bulmuş olsa gerektir.

İsrail oğullarına verilen nimet peygamberlik ve kitap nimeti idi. Yani bunların da aslına irca edildiği zaman ilahi mesaj nimeti dedi. İlahi mesajı insanlığa taşımak bir nimettir. Bir külfet değildir. Allah dünya milletleri içerisinden bir milleti ilahi mesajı taşımakla görevlendirmişse o millete çok büyük bir nimet vermiştir. Tabiî ki verilen nimet ne kadar büyükse, sorumlulukta o kadar ağır olacaktı.

Yine buradaki alemın, el alemın. İfadesini bendeniz dünya milletleri olarak çevirdim. Aslında Fatihada da geçen “El hamdü lillahi rabbil alemin” Alemlerin Rabbi olan Allah’a sonsuz sınırsız sayıda hamdolsun. Ayetinde ifade edilen alemin ile, burada ifade edilen alemin farklıdır. Oradaki Alemin’in çerçevesi, bakara/47. suredeki Alemin’ çerçevesinden daha geniş. Fatihada ki Alemin tüm varlık. Çünkü Allah tüm varlıkların Rabbidir. Ama İsrail oğullarının içinden seçildiği alemler ise doğaldır ki dünya kavimleri, dünya milletleridir. Onun için böyle çevirdim.

Cenab-ı hak Yahudileşen İsrail oğullarına verdiği nübüvvet ve kitap nimetini yani ilahi mesajı insanlığa taşıma görevini hatırlattıktan sonra, onların, Allah’ın bu seçimini nasıl suiistimal ettiklerine gönderme yapan şöyle bir hatırlatmada bulunur.

48 – Vetteku yevmel la teczı nefsün an nefsin şey’ev ve la yukbelü minha şefaatüv ve la yü’hazü minha adlüv ve la hüm yünsarun

Kimsenin kimseyi kurtarmak için bir şey ödeyemeyeceği süreçten korunun; (o süreçte) ne (birbirine) şefaat kabul edilir, ne fidye ödenerek biri kurtarılabilir ne de onlara yardım gelir. (A.Hulusi)

Vetteku yevmel la teczı nefsün an nefsin şey’ev

Öyle bir günün bilincinde olun ey İsrail oğulları.Ki o günde hiç kimse, hiç kimseden bir şeyi savamaz. Hiç kimse hiç kimsenin yerine bir şey ödeyemez.

ve la yukbelü minha şefaatüv

Ve yine o gün de hiç kimseden torpil, şefaat, kayırma, iltimas kabul edilmez.

ve la yü’hazü minha adlüv

O gün hiç kimseden kurtarmalık, yani fidye alınmaz.

ve la hüm yünsarun

Ve yine o gün kimseye yardımcı olunmaz. Yani kimse o gün bir diğerine de yardımcı olamaz.

İşte böyle bir günün sürekli bilincinde olun deniliyor ayette.

Ayette dikkatimizi çeken bir kavram var, Şefaat kavramı. Şefeat nedir.

Kur’an da bir çok ayette şefaat kavramı geçer. Ancak şefaat kavramının geçtiği bir çok ayet olumsuz bir formla gelir. Mesela; Allahü la ilahe illa hüvel hayyül kayyum ayetinde geldiği gibi. * men zellezı yeşfeu ındehu illa bi iznih* Onun izni olmadan kimmiş bakalım şu şefaat edecek olan? İşte hep bu formda gelir. Allah izin vermeden kimse şefaat edemez. Yani yapamaz. Allah’ın izni olmadan şefaat edecek olan yoktur. Şefaatçilerin şefaati o günde hiçbir fayda sağlamaz. Hep ayetler bu formla gelir. Yani şefaatin reddi yönünde.

Buradan şunu anlayacağız. Bu Ayetler şefaate inanmayan bir toplumu şefaate inandırmak için mi geliyor, yoksa şefaate inanan bir toplumun bu yanlış inancını tasdik için mi geliyor. Bu soruyu önce soracağız. Bu soruyu sorduğumuzda Kur’an da ki şefaat ayetlerinden çıkardığımız cevap şu oluyor. O toplum şefaate inanmadığı için bu ayetlere muhatap değil, aksine yanlış bir şefaat inancına sahip oldukları için ayetler böyle geliyor.

Onlar taptıkları putları, Allah ile aralarındaki bir şefaatçi olarak kabul ediyorlar. Ve kendilerine bu putlara niçin tapınıyorsunuz diye sorulduğunda verdikleri cevap şu oluyor.

li yükarribuna ilellahi zülfa (Zümer/3)

Bunlar, bizi Allah’a ulaştıran aracılardır. Diyorlar. Onun için de putları şefaatçi olarak kabul ediyorlar. Bu nedenle Kur’an da ki hemen tüm şefaat ayetleri olumsuz bir dille gelir. Yani siz, sizi Allah’ın elinden kurtaracağını sandığınız, öyle inandığınız bazı şeylere karşı öyle his besliyorsunuz ki onları Allah huzurunda şefaatçi kabul ediyorsunuz. Oysa ki Allah kesinlikle kendi izni olmadan hiç kimsenin şefaat edemeyeceğini buyuruyor.

İşte Kur’an da ki şefaat ayetlerinden yola çıkarak vardığımız sonuç budur. Yani müşriklerin yanlış bir şefaat anlayışı inancı var, onların bu inancını reddediyor Kur’an.

Peki doğru şefaat inancı nedir dersek, şefaati önce iyi kavramamız lazım. Bir benzetme yapalım. Bir ödül veriliyor, veya ödüller veriliyor. Ödülleri veren yüce makam, ödülü hak eden kimseye verme işini birine tevdi ediyor. Onu onurlandırmak için. Diyor ki ben bu ödülü falancaya verdim ama, bunu ona takdim etme işini de sana tevdi ediyorum, sen ona ver. Ve o ödülü alıyor hak eden kimseye veriyor.

Şimdi soralım. Ödülü hak eden kimse, ödülü kendisine tevdi eden, uzatan kimseden mi aldı, yoksa o ödülü kendisine veren asıl daha yüce bir makamdan mı. Eğer ödülü alan kimse dönüp te ödülü kendisine tevdi eden kimseden “bana ödül verdin bir de falancaya ver” derse doğru bir yerden mi istemiş olur. Ödülün sahibini unutmuş olmaz mı? Ödülün hakiki sahibine bu ihanet olmaz mı? Onun için işte şefaat budur.

Ödülü tevdi edenin değildir karar hakkı. Ödülü asıl takdir edenindir. Ödülü takdir eden yüce makam tektir, Allah’tır.

Kur’an da da bu manada şefaat yalnızca Allah’a ait olduğu açık ve sarahatle zikredilir. Ama onun dışında illa istisna edatıyla, “O’nun izniyle” şefaat edilebileceği. Yine O’nun sevdiği kullarına şefaat hakkı tanıyacağı, yine meleklerin şefaat edeceği onun izniyle Kur’an da geçer. İşte Allah dışında Allah’ın şefaat ettiği kimselere, izin verdiği kimselere ödül veren yani şefaat edenler aslında ödülü tevdi edenlerdir. Ödülü takdir edenler değil. Ödülü takdir etme yetkisi sadece ve sadece Allah’a aittir. On un için de şefaat verenden değil, tevdi edenden değil, takdir edenden istenir. Sadece Allah’tan. Ve bu Tevhidin, Tevhidi inancın bir gereğidir, bir parçasıdır.

Yine bu ayette açıklanması gereken bir nokta daha var. Niçin böyle bir ayet gelivermiş buraya. Bu niçin’in cevabını Yahudilerin mantığında buluyoruz. Onlar Allah’ın vahyi yer yüzüne yayma görevi ile kendilerini seçme işini, kutsal kavim ırkçılığına döktüler. Allah dünya milletleri içerisinden onları vahyi insanlığa taşıma sorumluluğunu yapmak üzere seçmişti. Oysa onlar bu seçimi yanlış algıladılar. Allah’ın bu seçimi aynı zamanda büyük bir sorumluluk yüklüyordu onlara. Eğer vahyi hayata uygular, Vahye layık bir ümmet olur ve vahyi bozmadan, değiştirmeden tahrif etmeden insanla taşırlarsa görevlerini yapmış olurlardı. Bunu yapmadılar. Lakin yapmadıkları halde yine de şöyle bir yanlış kanaate vardılar; Biz Allah’ın sevgili ve seçilmiş bir kavmiyiz. İşte Tevrat’taki kutsal kavim anlayışı kendi elleriyle yazdıkları o yanlış anlayış buradan çıktı.

Kur’an bir başka ayetinde onların bu düşüncelerinde ne kadar ileri gittiklerini şöyle vurgular.

Onlar diyorlardı ki; nahnü ebnaüllahi ve ehıbbaüh BizAllah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.

Kur’an onların böyle bir sapık inanç taşıdıklarını söylüyor. Ve gerçekten de Tevrat’ın tahrif edilmiş bir çok yerinde onların bu sapık inancını görmek mümkün, onlar kendilerini kutsadılar başkalarını yok saydılar. Onun içinde yabancıya verdikleri isim İbranice goim dir. Goim iki manaya gelir, biri yabancı, ikincisi kafir manasına.

Yine Tevrat’ın tahrif edilmiş bölümlerinde şu türden ibarelere rastlıyoruz; Onlar, yer yüzündeki, İsrail oğulları dışındaki herkes, İsrail oğullarına hizmet edecektir. Onlar onlara köle olacak. Onların oğullarını hizmetçi, kızlarını köle edineceksin gibi ibarelere rastlanır. Ama yine Tevrat’ın tahrif edilmemiş bölümlerinde, örneğin yeremya bölümünde, ki yeremya bir İsrail oğulları peygamberidir, Salih bir insandır, Onun bu inanca karşı savaş verdiğini görüyoruz. Ey İsrail oğulları siz kendinizi üstün zannediyorsunuz. Siz ki Allah’a isyan ettiniz, siz Allah’ın emanetine ihanet ettiniz hala diyorsunuz ki ben sarsılmam, ben bükülmem. Böyle ibarelere de rastlıyoruz Tevrat’ta.

Onun için İsrail oğulları işte böyle bir kutsal ırkçılığa saptılar. Bu kutsal ırkçılık onlarda bununla da kalmadı, milli din haline getirdiler Allah’ın dinini.

Yine Tanrı inancını milli, ilah haline dönüştürdüler ve yahuva, ya da yahve ismini verdikleri İsrail oğlunun özel tanrısı ilan ettiler.

Dahası Tüm Müslümanların da peygamberi olan Hz. Musa’yı ve diğer peygamberleri İsrail oğullarının milli lideri ilan ettiler. Milli din, milli kitap, Milli Tanrı ve milli önder. İşte İsrail oğullarının sapıklığı bu sonucu getirdi.

İşte bu ayet- i kerime de reddedilen de bu idi. Onlar diyorlardı ki Bize ahirette sayılı günler dışında ateş dokunmayacak , Kur’an bize bunu haber veriyor.( illa eyyamem ma’dudeh Bakara/80). Yalnızca sayılı günlerde bize ateş dokunacak birkaç gün, onun dışında bizi ateş yakmayacak diye bir inanca sapıyorlardı. Niçin diye sorulduğunda, Çünkü biz Allah’ın dostlarıyız, oğullarıyız diyorlardı (haşa). İşte buna bir cevap olarak;

– Ey İsrail oğulları siz eğer ahirette özel bir torpil bekliyorsanız, kesinlikle böyle bir şey olmayacak. Çünkü siz vahye ihanet ettiniz.

Yukarıda ki ayetle hemen bu ayetin arsındaki bağlantıyı kuracak olursak;

– Sizi ben yeryüzünde vahyi insanlığa sunmak için seçtim, ama siz bu seçimi bir ırkçılığa dönüştürdünüz. Kötü bir ulusalcılığa dönüştürdünüz. Diyor ayet.

Devam ediyor.

49 – Ve iz necceynaküm min ali fir’avneyesumuneküm suel azabi yüzebbihune ebnaeküm ve yestahyune nisaeküm* ve fı zaliküm belaüm mir rabbiküm azıym

[(Hem hatırlayın ki bir zaman) sizi Firavun ailesinden de kurtardık, (onlar) size azabın en kötüsünü reva görüyor, oğullarınızı boğazlıyor, kadınlarınızı sağ bırakıyorlardı. Ve bunda size Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan vardı.] (elmalı)

Ve iz necceynaküm min ali fir’avneyesumuneküm suel azabi yüzebbihune ebnaeküm ve yestahyune nisaeküm.

Hani hatırlayın bir zamanlar da sizi Firavunun yönetiminden kurtarmıştık. Ne yapıyordu Firavun? yesumuneküm suel azabi size işkencenin en alçağını reva görüyordu. Erkeklerinizi, erkek çocuklarınızı boğazlıyor, kız çocuklarınızı da bırakıyordu.

ve fı zaliküm belaüm mir rabbiküm azıym

İşte bunda sizin için Rabbiniz de dehşet bir sınama vardır. Bir sınav bir imtihan vardır.

Burada Âll..! ali fir’avn’daki âll..! Ehil manasına, ev halkı manasına gelir kelime olarak. Ancak mecazi olarak aynen bugün de kullanıldığı gibi bir şirketin yönetici kadrosuna, biz bir aileyiz derler. Herhangi bir sosyal organizasyonun yönetici kadrosu; “Biz bir aileyiz” der mesela, mecazi olarak. İşte burada da firavunun ailesinden kasıt, firavunun yönetimi, kadrosu idi.

Firavn sözcüğüne gelince; Kelime manası büyük ev, saray anlamına geliyor. Ancak daha sonraları eski mısır da bu kelime hakan, sultan, han, kral, melik gibi cins isim olarak yöneticiye veriliyor. Onun için bu isim cins isimdir. Fir’avn diye belirli bir şahsın ismi yoktur. Burada anılan fir’avn isminin Ramses olduğu söylenir Kitab-ı Mukaddes müfessirlerince. Veya bir başkası olabilir.

Ama neden Kur’an bunun ismini vermemişte cins isim koymuş, yani Kral demiş, sultan demiş, yönetici demiş, başkan demiş diye sorarsanız, Kur’an ın üslubu budur. Bu üslubun hikmeti de şudur: Her çağın kendi firavn’ı olabilir, sizin de fir’avn ınız olabilir. Ben firavn a bir isim, özel bir ismi zikredersem siz olur ki onu tarihin belli bir döneminde yaşayıp geçip gitmiş, eski de kalmış bir hikaye diye bakarsınız. Ama bu eskide kalmış bir hikaye değil. Bu her çağda yaşanabilecek bir hikaye. Her çağın kendi firavunu, kendi Musa’sı olacaktır.

Onun için siz burada ki firavn’ın kimliğine, adına ne olduğuna değil, akıl misyonuna, kimi temsil ettiğine, hangi çizginin, hangi düşüncenin temsilcisi olduğuna bakın. O zaman göreceksiniz ki batılın çağlar boyunca tüm liderleri, küfrün tüm liderleri, firavun çizgisinin adamlarıdır. Tabii ki onun karşısında onlara savaş verenler de Musa çizgisinin insanlarıdır. Bu, bu anlama gelir biraz da.

Yine Ayet-i kerime de dehşet bir sınamadan söz ediliyor.

ve fı zaliküm belaüm mir rabbiküm azıym

Bunda, işte bütün bu zulüm ve işkence de sizin için müthiş bir sınama vardır. İmtihan vardır. Cidden şöyle düşünecek olursak bir soy kırım var ortada. İsrail oğulları firavun tarafından soykırıma uğruyor. Muvahhit ve Müslüman İsrail oğulları. Unutmayın İslam sadece bizim değil, İlk insan dan son insana kadar Tevhid inancına sahip tüm insanların ortak dinin adıdır. Onun için İslam sadece Ümmet-i Muhammed’in dinine verilen özel isim değildir. İslam Tüm peygamberlerin getirdiği ilahi mesaja, bozmadan inanan Muvahhit ve  mümin İnsanların dinidir. Bu manada, işte burada sözü edilen zulm ve işkenceye uğrayan İsrail oğulları, Müslüman İsrail oğulları. Ve onları küfür önderi firavun ve adamları soy kırıma tabi tutmuştur.

Hatta anlatılır kitaplarda, o dönemin tarihini yazan eserlerde İsrail oğullarından kim hamile kalırsa o kadının önce tespiti yapılıyor, ebeler vasıtasıyla da tüm doğumlar haber alınıyordu. Eğer haber vermemişse, haber vermeyen aileyi tümden cezalandırıyordu firavun, yönetim. İşte böyle korkunç bir zulüm vardı. Korkunç bir işkence var, soy kırım var.

Bu soy kırımda İsrail oğulları kadınları ne yaptılar dersiniz? Örneğin şöyle diyebilirlerdi; Nasıl olsa öldürülecek o halde doğum yapmayalım. Doğurmayalım. Hayır bir tanesi de böyle demedi. Onlar öldürdüler, İsrail oğullarının Müslüman kadınları doğurdu. Bizim vazifemiz doğurmak dediler. Görevimizi yapalım. Herkes görevini yaptı. Küfür de görevini yapacak, iman da. İşte onlar yılmadılar. Pes etmediler, gözlerinin önünde annelerin gözleri önünde daha yeni doğmuş yavruları öldürülüyor, kafaları kesiliyordu. Ama bu onları yıldırmıyordu. Ben vazifemi yapayım diyordu İsrail oğullarının mümin kadınları. Ve habire doğuruyorlardı.

Aslında sonuç ne oldu? Öldürenler değil ölenler kazandı. Ölenler değil öldürenler kaybetti. Suda boğulan firavun ve yönetimi döktükleri o bebelerin, İsrail oğullarına mensup o masum bebelerin kanında boğuldu.

Bu güne taşırsak eğer, Allah bu ayetin modern muhataplarına ne demek istiyor diye sorarsak, mesaj açık:

“Ey Müminler, firavunlar sizin de üzerinize gelebilirler. Öyle acı, öyle işkence çektirebilirler ki, belki soy kırıma maruz kalırsınız. Ama İsrail oğullarının kadınları kadar yok musunuz. Göreviniz neyse onu yapın. Devam edin.”

İşte bu ayet hemen 45. ayetle yan yana getiriyor.

Vesteıynu bis sabri ves salah salah ve sabırla Allah’tan yardım isteyin.

Sabrı direniş olarak tefsir etmiştim geçen dersimde. Salat’ı da hem namaz, hem dua olarak tefsir ettik. İşte niçin sabır, niçin direniş, niçin dua derseniz, bu ayete bakmanız lazım. BU ayetle 45. ayeti yan yana koyduğunuz da birbirini açıklıyor. Başınıza öyle bir şey gelmesi lazım ki sabretmek söz konusu olsun. Dua ile direnmek söz konusu olsun. Sabretmek içinde insanı zorlayan bir bela bir musibet, bir imtihan olması lazım. İşte böyle bir bela, böyle bir musibete karşı sabır nedir?

Sabrı bu ayet tefsir ediyor. Sabır; İsrail oğulları kadınlarının yaptıklarıdır, doğurmaya devam etmek. Onlar öldürüyor madem, biz de vazgeçelim dememektir sabır. Ve arkasından da Allah’a yalvarmaktır. İşte o yalvarışlar, o yakarışlar makamını bulacak ve İsrail oğulları Musa’larına kavuşacaklar. Onlar doğurmaya devam ettikçe Musa’yı bekleme umutları da devam edecek ve Musa İsrail oğullarının masum çocuklarını katleden firavunun kucağında büyüyecek. İşte sabır ve dua, sabır ve namazın sonucunda elde edilen ödül de Musa biçiminde dökülecek avuçlara.

50 – Ve iz ferakna bikümül bahra fe enceynaküm ve ağrakna ale fir’avne ve entüm tenzurun

[Hani bir zamanlar sizin için denizi yarıp, sizi kurtardık da Firavun’un adamlarını suda boğduk, siz de bakıp duruyordunuz.] (elmalı)

Hani hatırlayın bir zamanda biz denizi ayırmış ve sizi kurtarmıştık. Kral kadrosunu da siz bakarken gözlerinizin önünde boğmuştuk.

Burada bahr kelimesi geçiyor. Aslında Kur’an da Firavunun boğulduğu yerden söz eden ayetlerde iki sözcük kullanılır hep. Bahr ve yevm. Bahr Arapça bir kelime. Büyük su birikintisi demek. Mecazen deniz için kullanılır bugün. Yevm ise Arapça değil İbranice bir kelimedir. Tevrat’ta yevm kelimesi kullanılır. Yevm suuh biçiminde kullanılır. Ve manası da saz denizi demektir. Ya da papirüs bataklığı manasına gelir. Taha suresi 78. ayetinde firavunun boğulması anlatılırken;

Fe etbeahüm fir’avnü bi cünudihı fe ğaşiyehüm minel yemmi ma ğaşiyehüm. (Taha/78)

[Firavun ordularıyla hemen onları takip etti, denizden kendilerini sarıveren (korkunç boğulma) sarıverdi] (elmalı)

Firavun, ordusu ile onları izledi de kendilerini deniz kaplayıp içine aldı, boğdu.(A.Hulusi)

fe ğaşiyehüm minel yemmi ma ğaşiyehüm.  İfade edilir, buyrulur. Yani Onları kaplayıp sarıveren şey, kaplayıvermişti.

Bunu da yan yana getirdiğimizde Tevrat müfessirlerinin firavunun boğuluşunu şöyle açıkladıklarını görüyoruz. Bugün olmayan ama o dönemde Kızıl denize bitişik olan arazi içerisinde büyük bir bataklık yer alıyordu. Göllerin bulunduğu bir bataklık. Ve bu bataklık bildiğiniz gibi kamış bataklığıdır. Bataklıkta kamışlar yetişir. Ki yevm ifadesinin İbranice anlamı da bu. Kamış, papirüs, saz anlamına gelir. Saz denizi yevm suu hunun anlamı da bu.

İşte Tevrat’ta da bunu açıklayan kimi ayetler gelir. Denilir ki tevratta firavunun boğulma olayı anlatılırken; Rab bir rüzgar gönderdi bu şiddetli rüzgar hiç kesilmeden sabaha kadar esti, ve bu şiddetli rüzgarın kuruttuğu bataklığın ortasındaki bir koridordan İsrail oğulları geçtiler. Bu rüzgar kesiliverince Cenab-ı Hak’kın takdiri ile arkadan onları takip eden firavun ve ordusu bu bataklığın ortasında çamurlara ve sulara gömüldüler.

Taha suresi 78. ayetindeki fe ğaşiyehüm minel yemmi ma ğaşiyehüm ifadesi de böyle bir sonu ima ediyor adeta. Tabii ki doğrusunu Allah bilir. Ancak bunun Nil nehri olmadığı kuvvetle muhtemel, Kızıl deniz olmadığı yine kuvvetle muhtemel tarihi hakikatlere göre.

51 – Veiz vaadna musa erbeıyne leyleten sümmettehaztümül ıcle mim ba’dihı ve entüm zalimun.

[Hani bir zamanlar Musa’ya kırk gecelik vaad verdik de sonra siz onun arkasından buzağıyı put edindiniz ve o halinizle zalimler idiniz.] (elmalı)

Veiz vaadna musa erbeıyne leyleten

Musa’ya 40 gece süren bir randevu vermiştik.

sümmettehaztümül ıcle mim ba’dihı

Bunun ardından hemen siz bir buzağı, bir inek yavrusu ediniverdiniz.

ve entüm zalimun.

Ve siz kendi kendinize kötülük yapanlardan oldunuz.

Burada ifade edilen hakikatleri birbiri ardınca izlersek, Kur’an ın bize ne demek istediğiniz daha iyi anlarız. Düşünün Öyle bir noktadan geliyorlar ki İsrail oğulları daha çok geçmeyen bir zaman önce, dün denilecek kadar yakın bir zamanda firavun tarafından soykırıma uğratılıyorlar. Ve Allah onları kurtarıyor firavunun elinden. Denizi aşıyorlar, mucizeleri görüyorlar, Allah’ın bizatihi yardımına mazhar oluyorlar, müthiş zulümlerden geçiyorlar, ve öyle bir noktaya geliyorlar ki gerçekten Allah’a tam sonsuz şükretmeleri gereken bir nokta, O da ne, O noktada Peygamberleri Hz. Musa Allah’tan vahiy almak için Tur dağına gittiğinde geride bıraktığı İsrail oğulları Allah’a şükredecekleri yerde küfrediyorlar. Bir buzağı peydahlıyorlar. İnek yavrusu.

Bunun üzerinde biraz durmak istiyorum. Neden inek yavrusu. Neden bir başka hayvan değil de inek yavrusu. Çünkü kendilerini soy kırıma uğratan ve köle eden Mısırlılar, mısır yerlileri ve mısır firavunun tanrıları arasında Kotor tanrısı diye bir tanrı var sahte tanrı, Totem inek. Bugün tahrir meydanına bakan eski mısır meclis binası vardır. Kahire de. O eski mısır meclis binası şu anda eski mısır medeniyetleri müzesidir. Oranın ikinci katına çıkan biri hemen şöyle kısa bir göz atışta orada altından inek heykelleri görecektir firavun dönemine ait. Hem de çok büyük heykeller. Bu heykellerden bazılarının önünde firavun oturmuş bir haldedir.

Bendeniz o heykellerin bazılarının resimlerini de çekmiştim, bende halen belge olarak mahfus.

Yani düşmanlarının putuna tapacak kadar ihanet içine giriyor İsrail oğulları. Düşmanlarını taklit etme bataklığına saplanıyorlardı. İşte ayet bunu haber veriyor.

Yine yolda karşılaştıkları eski mısırlılar la aynı putlara tapan bir kavim var, o kavmin de putunu görüyorlar, o putu görünce kendileri hoşlarına gidiyor. Elçilerinden bir sanatkar, samiri isimli bir sanatkar ki başka surelerde bu olayın ayrıntıları zikrediliyor, biz oradan öğreniyoruz, Firavundan kaçırdıkları topluyor. Altın gümüş takıları. Ve bu altınları eritiyor, işte onlarla o firavun ve hanedanının taptığı Kotor putunu yapıyor. İnek yavrusu şeklinde bir heykel dikiyor. Buna saygı duruşunda bulunuyorlar, tazim ediyorlar bu heykele.

İşte İsrail oğullarının bu ihanetini dile getiriyor. Aslında bu aynı zamanda Kur’an ın ilk ve modern muhataplarına bir şeyi ima ediyor. O ima da şu;

Onlar Altına gümüşe taptılar. Dünyaya taptılar. Dünyevileştiler. Bu aslında bir semboldü. İnek yavrusu putu bir semboldü. Onlar bu sembolün şahsında dünyaya taptılar. Altına taptılar, paraya taptılar, mala taptılar. Ey Ümmeti Muhammed, sizde ümmeti Musa gibi Rabbinizin bu büyük nimeti olan Kur’an mesajını bir kenara bırakır, peygamberinizden yüz çevirirseniz, Dünyevileşirseniz, işte geleceğiniz nokta, onların varacağı noktadır. Vardığı noktadır. Akıbet bu kadar kötü olacaktır. Burada verilmesi istenen mesajda budur.

52 – Sümme afevna anküm mim ba’di zalike lealleküm teşkürun

[Sonra yine de sizi affettik, artık şükretmeniz gerekiyordu.](elmalı)

Allah onlara karşı ne büyük bir, ne engin bir rahmet ve mağfiretle muamele ettiğini bu ayetle ifade buyuruyor.

Bunun ardından sizi yine affettik. lealleküm teşkürun . Bunun için belki pişman olurda Allah’ın size verdiği nimetlere şükredersiniz diye.

53 – Ve iz ateyna musel kitabe vel fürkane lealleküm teehtedun

[Ve hani bir zamanlar Musa’ya o kitabı ve Furkan’ı verdik, gerekirdi ki, doğru yolda gidesiniz.](elmalı)

Hani yine Musa’ya hakkı batıldan ayıran kitabı vermiştik. Ki onu kılavuz edinesiniz diye. Yani ilahi vahyi kılavuz edinmeniz için Musa’ya hakkı batıldan ayıran bir kitap vermiştik.

Burada fürkan sözcüğü geçiyor. Fürkan, Kur’an da üç kitap içinde kullanılır. Hem Kur’an, hem Tevrat, hem İncil için. Fürkan hakkı batıldan manasına gelir. Ayırmak manasına gelir aynı zamanda. Fulan hazirelerinden mastardır, ama ismi fail yerine de kullanılır. Onun için hakkı batıldan ayıran kimseye veya ayırma işine Furkan denilir. Bu Furkan vasfı kitabın özelinin değildir. Yani Kur’an ın lafsının özelliği değildir. Furkan vasfı vahyin özelliğidir. Vahyin manasının özelliğidir lafzının değil. Onun için Vahye ait bütün kitaplar Furkan dır. Sadece Kur’an değil. Bildiğiniz ve bilmediğiniz. Onun için Furkan, Kur’an ın lafzının sıfatı değildir. Furkan, Kur’an ın manasının sıfatıdır. Onun için Kur’an ın manası Furkan özelliğini taşır. Lafsı ise Kur’an özelliğini taşır. O sebeple tefsirimizin adını Tefsir el Kur’an Te’vil el Furkan Koyduk.Niçin çünkü Furkan manaya ait bir özelliktir, mana te’vil edilir. Mana Te’vil demek, bir şeyi aslına döndürmek demektir. Taa..! hakikatine yani maksuduna döndürmek demektir. İşte onun için Kur’an ın tefsiridir, Furkan’ın Te’vili dir  yaptığımız.

Yine burada lealleküm teehtedun buyrulur. Bununla ne ifade edilmektedir. Yani kılavuz edinmekle. Vahiy elbette insanlara rehber olsun diye gönderilmiştir. Onun için bu ayette geçen kitap, Bendenize göre Tevrat’ta yer alan ilk beş kitaptır. Pentatok dedikleri ilk beş kitap. Bu kitap Kur’an ın hiçbir tarafında Tevrat ismi Musa ismine izafe edilmez. Tevrat ismi ile Musa ismi tamlama olarak gelmez. Musa ismine izafe edilen şey üç kelime ile gelir. Bir kitap kelimesi ile iki suhuf kelimesi ile, üç levha. Veya eh çoğulu kelimesi ile gelir.

Ama Tevrat ismi hiçbir zaman Musa ismine izafe edilmez. Niçin derseniz, çünkü o günün Arapları Miladi 7. y.y. Medine deki Arapları Tevrat diye Musa AS. a gelen kitaba değil Tüm İsrail oğlu peygamberlerine indirilen 39 kitabın toplandığı mecmuaya diyorlardı. Onun için bu hakikati gözeterek Kur’an da Tevrat ismi Musa AS. izafeten gelmez. Ama aynı zamanda yani hem Medine Yahudilerinin itirazına mahal olmasın diye Kur’an bunu gözetir, hem de işin doğrusunu gözeterek Musa AS. gelen kitabın müstakil olarak bir kitap olduğundan bahseder ki o da TORA ismi verilen aslında hakiki Tevrat’ın o olduğu ilk beş kitaptır. Bu çok ilginçtir Kur’an ın bu ayırımı yapması gerçekten hayli manidardır.

54 – Ve iz kale musa li kavmihı ya kavmi inneküm zalemtüm enfüseküm bittihazikümül ıcle fe tubu ila bariiküm faktülu enfüseküm* zaliküm hayrul leküm ınde bariiküm* fe tabe aleyküm* innehu hüvet tevvabür rahıym

[Hani bir zamanlar Musa kavmine dedi ki; Ey kavmim cidden siz o buzağıyı put edinmekle kendi kendinize zulmettiniz, bari gelin Rabbinize tevbe ile dönün de nefislerinizi öldürün. Böyle yapmanız Bârî Tâlânız katında sizin için hayırlıdır, böylece tevbenizi kabul buyurdu. Gerçekten de o Tevvab ve Rahîm’dir.] (elmalı)

Ve iz kale musa li kavmihı ya kavmi inneküm zalemtüm enfüseküm bittihazikümül ıcle

Hani Musa toplumuna demişti ki; Ey toplumum, ey kavmim siz kendi kendinize kötülük ettiniz bu buzağıyı edinmekle, peydahlamakla

Ben burada bittihaz Kelimesini peydahlamak diye çevirdim. Ama buradaki bittihazikümül ıcle ibaresine bir ikinci mef’ul, bir ikinci tümleç ekleyerek, onu ilah edindiniz. Onu tanrı edindiniz manası verebilirdim. Diğerleri gibi. Ancak ben olduğu gibi çevirmeyi daha doğru buldum. Buzağıyı peydahladınız. Bir şeyi peydahlamak ayrı bir şeydir diye düşünüyorum. Allah’ın burada bize ifade ettiği şey de budur diye düşünüyorum.

Peydahlamak, yani orta da böyle bir şey yokken zorla kendinize bir put peydahladınız. Belki onlar bizatihi buzağıya, bizatihi secde edip tapmıyorlardı. Ama onlar buzağıya saygı gösteriyorlardı. Gönüllerinde taht kurmuştu. Biz bunu Kur’an dan öğreniyoruz.

ve üşribu fı kulubihimül ıcle o danayı yüreklerinde besleyip büyüttüler.(e.M.) Bak/93

Buzağı sevgisi gönüllerine içirildi manasına gelir tam harfiyen anlamı budur. Ama gönüllerinde taht kurmuştu diye çevirebiliriz Türkçeye. Gönüllerinde taht kurmuştu. Hadise buydu. Yoksa bel ki de önünde yere kapanmıyorlardı. Belki kendilerine vahyi gönderen, kendilerini firavunun zulmünden kurtaran ve Musa AS. ın kendisinden haber getirdiği Allah’a inanır gibi o buzağıya inanmıyorlardı. Gözleri,nin önünde cereyan ediyor her şey. Ama ne yapıyorlardı, saygı duruşunda bulunuyorlardı. Gönüllerine Dünyayı koymuşlardı, Altın ve gümüşü taparcasına seviyorlardı, bağlıydılar. Ve düşmanlarını taklit ediyorlardı. İşte bu buzağı aslında hepini sembolize ediyor. Onun için de ben harfiyen tercümeyi tercih ettim.

fe tubu ila bariiküm yaratıcınıza tevbe edin af dileyin.

faktülu enfüseküm* Nefislerinizi öldürün.

zaliküm hayrul leküm ınde bariiküm bu yaratıcınız karşısında sizin için daha hayırlıdır.

fe tabe aleyküm Böylece sizi affeder.

innehu hüvet tevvabür rahıym. O tevbeleri çokça kabul eden ve kullarına çokça merhamet edendir.

Burada dikkatinizi çekmişse faktülu enfüseküm nefislerinizi öldürün diye çevirdiğim bir bölüm var. Bu bölüm tefsirlerde kendinizi öldürün biçiminde anlaşılır ve öyle tefsir edilir. Bu bölümü tefsir eden müfessirler bu tefsir sadedinde bir çok rivayet aktarırlar. Derler ki; Yahudilerden gelen bu rivayetlere göre o gün bir çok insan birbirini öldürmüştü ve 70.000 kişi orada ölmüştü. Bu emir üzerine derler. Onlar birbirlerini öldürmüştü derler. Yani bu emri birbirinizi katledin anlamına anlarlar ve İsrail oğullarından gelen rivayetleri de yine destek olarak zikrederler.

Acizane bendeniz nefislerinizi öldürün anlamı olduğuna inanıyorum. Yani buradaki emrin tamamen insanın nefsini terbiye etmesi, ıslah etmesi emri olduğuna inanıyorum. Bu inancım da şu iki sebep yüzünden.

1 – hemen üzerinde fe tubu ila bariiküm yaratıcınıza tevbe edin emri var. Tevbe eden o günahı işlememiş gibidir. Tevbe eden affedilir, eğer tevbesin de samimi ise. Cenab-ı hak tevbe edin buyurmuşsa elbetteki tevbeleri kabul edecek olan da kendisidir, kabul edilmeyecek bir tevbeyi emretmez.

2 – Burada eğer bu ibareye birbirinizi, kendinizi öldürün manası verirsek onlar kendilerini öldürmüyorlar. Bu intihar olurdu. Birbirlerini öldürüyorlar. Oysa ki ayette birbirinizi öldürün denmiyor. Kendinizi öldürün diye çevrilmesi lazım eğer öyle anlarsak. Onun için nefislerinizi terbiye edin. Nefislerinizi öldürün anlamına geldiği yönünde tercihimi kullanıyorum. Tabii en doğrusunu Allah bilir.

(Bu tema Hak dini Kur’an dili tefsirinde; “Üçüncüsü sırf mecazi olmasıdır ki, nefsinizi öldürünüz, yani günahınıza nedametle gam-u kederden canınızı çıkarın, yahut şehevattan men – i nefs ile riyazet ediniz. Bu fesatları yaptıran, şirke saptıran hep şehevattır. Tevbe de bunların kırılması ile müfit olur ve o zaman kabul edilir. Demektir. Bu te’vil de gösterilmiştir. Bu da güzeldir. Fakat bir manayı işaridir.” Şeklinde ifade edilir.)

zaliküm hayrul leküm ınde bariiküm Bu yaratıcının katında sizin için çok daha hayırlıdır.

fe tubu ila bariiküm böylece sizi affeder.

innehu hüvet tevvabür rahıym. O tevbeleri çokça kabul eden ve insana acıyandır.

55 – Ve iz kultüm ya musa len nü’mine leke hatta nerallahe cehraten fe ehazetkümüs saıkatü ve entüm tenzurun

Hani bir zamanlar “Ey Musa biz Allah’ı açıkça görmedikçe senin sözünle asla inanmayacağız.” demiştiniz de bunun üzerine sizi yıldırım çarpmıştı ve siz de bakakalmıştınız. (elmalı)

Hani bir zaman da demiştiniz ki ey Musa, biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana inanmayacağız.

Niçin açıkça ibaresi var burada? Çünkü Allah’ı onlar rahmeti ile merhameti ile yardımıyla kaç kez gördüler. Önlerinde sular yarıldı, firavundan kurtardı Allah onları, onlara çölde nimetler verdi. Hiç zahmetsiz elde edecekleri menne ves selva üzerlerine bulutu gerdi. Onları öyle belalardan kurtardı ki Allah’ı onlar eserleri ile gördüler. Rahmet ve mağfiretiyle gördüler, yardımıyla gördüler. Ama buna rağmen Yahudileştikleri için açıkça görmek istediler. Ve böyle bir bahane ile Musa AS. ın karşısına çıktılar; açıkça görünceye kadar sana inanmayacağız dediler.

Aslında burada ifade edilen şey Allah’a inanmayacağız değil, senin Allah’tan getiriyorum diye getirdiklerine inanmayacağız. Senin Allah ile buluşmana, senin Allah’ın peygamberi olduğuna inanmayacağız manasının daha güçlü olduğunu zannediyorum.

fe ehazetkümüs saıkatü ve entüm tenzurun

Siz bön bön bakıp dururken bir saika, bir yıldırıp çarpıverdi ve belanızı buldunuz. Tabii buradaki yıldırım hakiki manada olacağı gibi, mecazi manada da olabilir. Yani yüreklerinde çakan bir şimşek, çakan bir yıldırım sebebiyle tamamen yaptıklarının çok büyük bir hata, büyük bir ihanet olduklarını anlayıp geri dönmek anlamına da alınabilirse de, Ben hakiki manasının daha güçlü oluğunu sanıyorum.

56 – Sümme beasnaküm mim ba’di mevtiküm lealleküm teşkürun

Sonra şükredesiniz diye sizi ölümünüzün ardından yeniden diriltmiştik. (elmalı)

Bunun ardından sizi yine, yeniden dirilttim. Bu diriltme Allah’u alem, manevi ölümün ardından, manevi bir diriliş, yani bu insanlar bu ihanetleri bu küfürleri yapıp ondan sonra Allah’a tevbe ettikten sonra Allah ölen Kalplerine, ölmüş gönüllerine yeniden bir iman diriliği lütfetti, bahşetti.

mim ba’di mevtiküm lealleküm teşkürun

Umulur ki şükredersiniz diye.

Tabiî ki buradaki ölümü sosyal ölüm olarak almakta mümkün. Gerçekten de bir toplum ki umutsuzlukla dolup taşıyorsa o topluma ölüler demek mümkün. Bunu söylemekte bir sakınca yok. Onun için böyle bir toplumun dirilişi de iman ile olacaktır. Mümin bir toplum diri bir toplumdur ve Kur’an ın çağrısı da diriliş çağrısıdır. Kur’an ın kendisinin buyurduğu gibi.

57 – Ve zallelna aleykümül ğamame ve enzelna aleykümül menne ves selva* külu min tayyibati ma razaknaküm* ve ma zalemuna ve lakin kanu enfüsehüm yazlimun

Ve üstünüze o bulutu gölge yaptık, ve size ihsan ettiğimiz hoş rızıklardan yiyin, diye üzerinize kudret helvası ve bıldırcın indirdik. Onlar, bize zulmetmediler, lakin kendi nefislerine zulmediyorlardı.(elmalı)

Ve zallelna aleykümül ğamame ve enzelna aleykümül menne ves selva

Üzerinizdeki bulutla sizi gölgeledik. Ve size; menne ves selva ile ikram ettik. Burada ikram ettiği anlamı nerede diye sorulursa eğer; enzelna ifadesi ikram etmek manasına gelir Arap dilinde. Enzele kelimesinin Arap dilinde ki kök anlamı ikramdır. Onun için de Araplar kendilerine misafir gelen birinin önüne çıkardıkları sofraya nüzul derler. İkram edilen yemeğe nüzul adını verirler

Burada zaten mene; yerde biten veya yerde yetişen bir şey olduğunu biliyoruz. Gökten inen değil. O halde biz gökten inmiş manası verirsek dahi vakaya zıt düşer. Onun için kelimenin ta..! kök manasını verip burada men ve selvanın Allah tarafından ikram edildiğini söylememiz gerekiyor.

Nedir “men”, Man diye geçer Tevrat’ta. Denilir ki İsrail oğulları sabah kalktıklarında çöldeki kumun üzerinde kişniş tohumu gibi, beyaz kırağı gibi çölün kumunun yüzeyine sere serpe yayılmış bir şey bulurlardı. Bunu toplarlar, öğütürler, harika bir ekmeği olurdu bunun. Hem de yağı kendinden çok lezzetli bir ekmeği olurdu, İsrail oğulları onunla beslenirlerdi denilir Tevrat’ta. Lakin Peygamberimizin bir hadisinden yola çıkarak o buyuruyor ki; Mantar, “Men” dendir. Kem eh, Yani mantar, men dendir. Buyuruyor Resulallah,

Demek ki zahmetsizce kendi kendine yetişen her şeyi men olarak isimlendirilebilir. Yani İsrail oğulları Allahın kendilerine ekmeden biçmeden zahmet etmeden verdiği nimetlerle rızıklanıyorlardı. Onun için işte mantar da öyledir. Tohumunu atarsınız toprağa kendi kendisine yetişiverir. Zahmeti yoktur. İşte bunun gibi yine bir çöl kaktüsü olan ve sıcak iklimlerde yetişen füv, çöl inciri ki o da kendi kendine yetişen Kaktüs meyvesidir ve harika serinletici bir özelliğe sahiptir.

İşte onun gibi. Selva’yı bıldırcın kuşunun eti olarak nitelendirirler müfessirler. Kelime anlamı olarak selva, insanı teselli eden her şey.

külu min tayyibati ma razaknaküm

Size verdiğimiz rızkların güzellerinden yiyin, iyilerini seçip, hoş taraflarını seçip yiyiniz.

ve ma zalemuna ve lakin kanu enfüsehüm yazlimun

Onlar bu rızklara, bütün bu Allah’ın nimetlerine ihanet etmekle, Allah’a yani bize kötülük yapmadılar. Ne yaptılar;

ve lakin kanu enfüsehüm yazlimun

Kendi kendilerine kötülük yaptılar.

58 – Ve iz kulnedhulu hazihil karyete fe külu minha haysü şi’tüm rağadev vedhulül babe süccedev ve kulu hıttatün nağfirleküm hatayaküm* ve senezıdül muhsinın

Hani bir zamanlar “Şu şehre girin de onun nimetlerinden dilediğiniz şekilde bol bol yiyin ve kapıdan secde ederek girin ve “hıtta” (bizi bağışla!) deyin ki, size, hatalarınızı mağfiret ediverelim, iyilik yapanlara nimetlerimizi daha da arttıracağız” dedik. (elmalı)

Ve iz kulnedhulu hazihil karyete fe külu minha haysü şi’tüm rağadev vedhulül babe süccedev

Hani bir zaman da demiştik ki şu kente kapıdan; Yarabbi bizi affet diye iki büklüm, boynunuzu bükerek bir mahviyet içerisinde girin ve kulu hıttatün Estağfirullah deyin, affet bizi ya rabbi, deyin, nağfirleküm hatayaküm Biz de ne yapalım? Sizin hatalarınızı affedelim. ve senezıdül muhsinın Allah’ı görür gibi yaşayanlara biz nimetlerimizi arttıracağız.

Burada üzerinde durulması gereken bir kelime var hıtta

Hıtta; İbranice; Yukarıdan bir şeyin indirilmesi manasına gelir ki bize af indir, bize mağfiret indir, bizi bu yaptığımız tüm kötülüklerden dolayı affet manasına bir istiğfar kelimesidir. Belki İslam terminolojisinde ki esteğfirullah ifadesi ile aynı anlam ifade eder.

Yine bu kelimedeki muhsinın i; Allah’ı görür gibi davrananlara, biz nimetimizi arttıracağız diye çevirdim, Çünkü ihsanı peygamberimiz böyle tarif etmiştir. En tağbüdallahı ke enneke terahu Allah’ı sanki görür gibi kulluk etmendir. Fe inne lem terahu her ne kadar sen onu görmüyorsan da fe inne hu yerake o seni görüyor buyurmuştur. Onun için ben peygamberin ifade ettiği gibi tanımlayarak ihsanı aynen öyle çevirdim.

59 – Fe beddellezıne zalemu kavlen ğayrallezı kıyle lehüm fe enzelna alellezıne zalemu riczem mines semai bi ma kanu yefsükun

Bunun üzerine o zulme devam edenler sözü değiştirdiler, onu kendilerine söylenildiğinden başka bir şekle soktular. Biz de kötülük yaptıkları için o zalimlere murdar bir azap indirdik. (elmalı)

Fe beddellezıne zalemu kavlen ğayrallezı kıyle lehüm O kendi kendisine kötülük eden kimseler, kendilerine söylenen sözü, bir başkası ile değiştirdiler. fe enzelna alellezıne zalemu riczem mines semai bi ma kanu yefsükun Biz de bunun üzerine ne yaptık? Onların üzerine o kendi kendilerine kötülük edenlerin üzerine yukarıdan büyük bir bela indirdik. Yoldan saptıkları için bi ma kanu yefsükun Yoldan saptıkları için üzerlerine yukarıdan büyük bir bela indirdik.

60 – Ve izisteska musa li kavmihı fe kulnadrib bi asakel hacer* fenfecerat minhüsneta aşrate ayna* kad alime küllü ünasim meşrabehüm* külu veşrabu mir rizkıllahi ve la ta’sev fil erdı müfsidın

Hani bir zamanlar Musa, kavmi için su istemişti, biz de “asanla taşa vur!” demiştik, bunun üzerine o taştan on iki pınar fışkırmıştı. Her kısım insan kendi su alacağı yeri bildi. Allah’ın rızkından yiyin ve için de bozgunculuk ve saldırganlık yaparak yeryüzünü fesada vermeyin.(elmalı)

Hani Musa kavmi için su istemişti de: “(Varlığındaki Esmâ kuvvesiyle) asanı taşa vur” demiştik. (Vurunca) taştan on iki gözeden su fışkırmıştı. Her grup insan kendi meşrebini (su içeceği yeri) bildi. “Allâh rızkından yeyin için, arzda fesat çıkarıcılar olarak aşırı gitmeyin” dedik. (A.Hulusi)

Ve izisteska musa li kavmihı fe kulnadrib bi asakel hacer Hani bir zamanda Musa toplumunu suvarmak istediği zaman fe kulnadrib bi asakel hacer demiştik ki Musa’ya; Değneğini taşa vur. fenfecerat minhüsneta aşrate ayna tam on iki pınar fışkırdı. O değneğini taşa vurur vurmaz on iki pınar fışkırıverdi. kad alime küllü ünasim meşrabehüm ki herkes içeceği yeri bilsin diye böyle emrettik. külu veşrabu o halde yiyiniz içiniz, mir rizkıllahi Allahın size verdiği rızıktan, ve la ta’sev fil erdı müfsidın Yeryüzünün fesadı ile sonuçlanacak düzenbazlıklar yapmayın. İsrail oğullarına işte böyle buyruluyor. Yer yüzünü fesada verecek, yer yüzünün fesadı ile sonuçlanacak düzenler kurmayın, düzenbazlık yapmayın.

Yukarıdaki bir ibare üzerinde durmak gerekiyor ki, bu ayetin ifade ettiği İsrail oğullarının çölde susuz, günlerce kalmaları sonucunda Allah’ın onlara bir nimeti var. Hatta ben gitmedim ama gidenler bu kayanın, su çıkan kayanın 12 deliği ile halen bugün de orada durduğunu, bulunduğunu, ziyarete açık olduğunu söylüyorlar Sina çölünde. Ama ben deniz gitmedim. Burada ifade edilen bu nimet İsrail oğullarına, bunca isyanlarından sonra Allah’ın verdiği yeni bir nimetti. Ancak tabii onlara şu uyarı ile birlikte verilmişti. Yeryüzünün fesadı ile sonuçlanacak düzenbazlıklar yapmayın.

Ben buradaki ve la ta’sev ifadesini düzenbazlık biçiminde çevirdim, çünkü a seye, fark edilmeyen bozgunculuk a yete ise fark edilen bozgunculuk manasına gelir. Bu a’se, a s y kökünden gelmedir. Aslında bu gibi kelimeler Arap dilinde bizdeki çömlek, çölmek mesela bu kullanıma benzer. Bazı yerlerde Çömleğe, çölmek derler. Yani l ile m yer değiştirir. İşte Arap dilinde de böyle harflerin yer değiştirişi var, ancak bu yer değiştirme sonucunda manada da küçük farklılıklar ve nüanslar meydana geliyor.

61 – Ve iz kultüm ya musa len nasbira ala taamiv vahıdin fed’u lena rabbeke yuhric lena mimma tümbitül erdu mim bakliha ve kıssaiha ve fumiha ve adesiha ve besaliha* ihbitu mısran fe inne leküm ma seeltüm* ve duribet aleyhimüz zilletü vel meskenetü ve bau bi ğadabim minellah* zalike bi ennehüm kanu yekfürune bi ayatillahi ve yaktülunen nebiyyıne bi ğayril hakk* zalike bi ma asav ve kanu ya’tedun

Hani bir zamanlar, “Ey Musa, biz tek çeşit yemeğe asla katlanamayacağız, yeter artık bizim için Rabbine dua et de bize yerin yetiştirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden ve soğanından çıkarsın.” dediniz. O da size “O üstün olanı daha aşağı olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Bir kasabaya konaklayın o vakit istediğiniz elbette olacaktır.” dedi. Üzerlerine zillet ve meskenet damgası vuruldu ve nihayet Allah’tan bir gazaba uğradılar. Evet öyle oldu, çünkü Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorlar ve haksız yere peygamberleri öldürüyorlardı. Evet öyle oldu, çünkü isyana dalıyorlar ve aşırı gidiyorlardı. (elmalı)

Ve iz kultüm ya musa len nasbira ala taamiv vahıdin Hani bir zaman da demiştiniz ki; Ey Musa, biz bir tek yemeğe dayanamıyoruz. Artık bir tek yemekten bıktık, yemekten dolayı bıktık. fed’u lena rabbeke Rabbine yalvar da bizim için yuhric lena mimma tümbitül erdu mim bakliha bize yeryüzünün bitirdiği şeylerden çıkarsın. Ne gibi? mim bakliha baklagillerden çıkarsın. ve kıssaiha ve kabakgillerden acur manasına gelir ki bazı mealler salatalık, bazı mealler buna kabak demişler, aslında kıssa acurdur.

Salatalık Arap dilinde şu anda Hıyar ismi ile anılır. Ki Türkçeye de öyle geçmiş, ama bu ismi geçmiş eserlerde bulamıyoruz. Hele hadis kitaplarında hiç bulamıyoruz. Hıyar. Hıssa ve kıssa yı buluyoruz, Kıssa dan da şöyle söz ediliyor hadis külliyatında; Resul Allah bir evde olgun hurma, bir evde salatalık olduğu halde ikisini bir yermiş. Demek ki kıssa olduğu halde buna kabak demek o zaman yanlış olur çünkü kabak çiğ olarak yenmez. O hal de hıyar da bir kültür bitkisi olarak acurdan türetilmiş yeni bir bitki olduğuna göre bunun acur olduğu sonucuna varabiliriz.

ve fumiha sarımsak versin bize, ve adesiha yine yerin mercimeğinden versin ve besaliha ve soğanından versin. Musa dedi ki;

kale e testebdilunellezı hüv edna billezı hüve hayr siz aşağı ve alçak olanı yüksek olanla takas etmek mi istiyorsunuz. Yani siz aşağılık olanı alıp yüce olanı vermek mi istiyorsunuz.

Neydi burada Hz. Musa’nın yüce olandan kastı? O tabii ki menne ves selva ile mercimek, soğan, sarımsak değil, Kat i yen bitkiler arasında bir sınıflama yapılmıyor burada. Yüce olan hürriyettir. Siz şimdi Hürriyetinizi aldınız soğan sarımsaktan vazgeçmekle. Şimdi, hürriyetinizi verip soğan sarımsağı geri mi elde etmek istiyorsunuz. ihbitu mırsan o halde haydi gelin Mısır’a, Mısır’a dönün, fe inne leküm ma seeltüm istediğiniz orada zaten, buyurun. Eğer siz soğan sarımsağı hürriyete değişecekseniz, köleliğe razı olup yeter ki soğan sarımsaklı olsun diyecekseniz haydi dönün Mısır’a, istedikleriniz zaten orada var. Verin hürriyetinizi, alın köleliğinizi ve soğan sarımsağınızı diyordu.

ve duribet aleyhimüz zilletü vel meskenetü ve işte bunun üzerine onların üzerine zillet, aşağılanma mührü vuruldu. vel meskenetü ve hezimet, yenilgi ve aşağılık olma mührü vuruldu.

ve bau bi ğadabim minellah Allah’ın da gazabına uğradılar.

Allah’ın gazabına uğramak ne demek? Bunun üzerinde durmak lazım. Özellikle bu gibi ibarelerin Kur’an da yanlış anlaşılıp lanetli kavim mantığına dönüştüğünü görüyoruz. İsrail oğulları lanetli kavimdir mantığı. Ki bu yanlış bir mantık, lanetli bir mantıktır bu. Lanetli kavim yoktur, lanetli mantık vardır demiştim. Onların yaptığı lanetleniyor kavim değil. Yoksa o kavme mensup olup ta herhangi bir çağda yaşamış olanın ne suçu var. Burada lanetlenen bu tavırdır. Bu tavrı yapan herkes lanetlenir. Kaldı ki Kur’an da münafıklar da Allah’ın gazabına uğramıştır ifadesi kullanılır münafıklar için.

Yine bir mümini kasten öldüren kimse için; Allah ona lanet etmiştir buyrulur Kur’an da. Demek ki lanetli olmak sadece İsrail oğullarına has bir şey değildir. Lanet edilecek işi yapan lanetlenir. Onun için Lanetli kavim yoktur, lanetli mantık vardır. Ümmeti Musa bunları yaptı lanetlendi, Ümmet-i Muhammed’in içinden de bunları yapan olursa, yani hürriyetini soğan sarımsağa değişen, değişecek olan, yüce olanı satıp ta aşağılıkla alçak olanı alan, dünyalık karşısında imanını ve dinini, değerlerini satan olursa işte o da böyle lanetlenir diye anlamak lazım.

zalike bi ennehüm kanu yekfürune bi ayatillahi ve yaktülunen nebiyyıne bi ğayril hakk İşte bütün bunlar onların, Allah’ın ayetlerini inkar etmelerinden dolayıdır. Ve peygamberlerini katletmelerinden öldürmelerinden dolayıdır, haksız yere öldürmelerinden,

zalike bi ma asav ve kanu ya’tedun Yine bu nedir?Onların taşkınlık yapmaları ve isyankarlıkları yüzündendir. Bütün bunların temel sebebi. Onların isyankarlıkları ve taşkınlıkları.

Burada hemen ifade edip geçmeliyim, peygamber katili olmalarından kasıt; Yahudilerin bir çok peygamberini öldürmüş olmaları idi. Yine onların, örneğin öldürdükleri peygamberlerden bazıları; İlyas, İşaya, Mikaya, Zekeriya, Yahya A.S. ecmain hazeratını öldürmüşlerdi. Onlar için matta incilinde İsa AS. şöyle seslenir Yahudilere. Kudüs, Ey peygamberlerini taşlayan, öldüren Kudüs denmektedir. Onun için Yahudilerin peygamberlerini ve nasıl zulmü reva gördüklerini, nasıl taşladıklarını; Tevrat’ın bazı bölümlerinde de yer alır.

62 – İnnellezıne amenu vellezıne hadu ven nesara ves sabiıne min amene billahi vel yevmil ahıri ve amile salihan fe lehüm ecruhüm ınde rabbihim *ve la havfün aleyhim ve la hüm yahzenun

Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabililer, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve Salih amel işlerse elbette Rabb leri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.(elmalı)

İnnellezıne amenu vellezıne hadu ven nesara ves sabiıne min amene billahi vel yevmil ahıri ve amile salihan fe lehüm ecruhüm ınde rabbihim iman eden kimseler, Yahudileşen kimseler, vellezıne hadu, yi, Yahudileşenler diye çeviriyorum, çünkü Kur’an da Yahudileri ifade eden üç tip ibare gelir. 1 – yahud biçiminde gelir, 2 – el yahud biçiminde gelir 3 – vellezıne hadu biçiminde gelir. İşte vellezıne hadu farklı bir mana taşır bendenize göre Yahudiler değil, Yahudileşen kimseler anlamı veriyorum onun için. ven nesara Hıristiyanlar, ves sabiıne sabiler,

Sabiler Kur’an da üç yerde anılırlar sebee, döndü manasına gelir. Aram canın bir diyalekti olan mandence de, suya dalmak boy abdesti almak manasına gelen sa ba a kökünden türetilmiştir. Bunlar Yahudilikten ayrılan bir mezhebin mensuplarıdır ve muvahhittirler, bunların kutsal metinleri son yıllarda ortaya çıkartıldı ve tercüme edildi. Ki Marib ve iki ova bunların iki kutsal metinleri orada da geçtiği gibi sabiler özellikle bu gün dünya üzerinde 20.000 kişiye  yaklaşık sabi var. Bunlar Irak’ta, bir kısmı İran’da yaşayan müstakil bir din sahibi insanlardır. Kur’an bunların dinlerini o dönemde tanıyor ve bunları da diğerleri ile birlikte sayıyor. Bu kadar malumatı yeterli buluyorum, bunlar peygamber olarak Hz. Yahya’yı kendi peygamberleri olarak söylerler ve inanırlar.

min amene billahi bütün bu sayılan sınıflar, iman eden Müslümanlar yani. Yahudileşenler, Hıristiyanlar, sabilerden bütün bunlardan kim Allah’a iman ederse, vel yevmil ahıri ahirete iman ederse, ve amile salihan ve salih olma özelliği taşıyan amel işlerlerse, fe lehüm ecruhüm ınde rabbihim rableri katında ecir ücret onlarındır. Yani onların ücretleri, ecirleri Allah katında bakidir. Kesinlikle karşılıklarını alacaklardır. ve la havfün aleyhim onlar gelecekten endişe etmeyecekler, ve la hüm yahzenun geçmişte yaptıklarından da üzüntü duymayacaklar.

Tabii burada, bu ayetin manası üzerinde bir miktar durmam gerekiyor.

Bakara/62 ile Maide/69,

[Şüphe yok ki, iman edenler, Yahudiler, Hıristiyanlar ve sabililer, bunlardan her kim Allah’a ve ahiret gününe gerçekten iman eder ve Salih amel işlerse elbette Rabb leri katında bunların ecirleri vardır, bunlara bir korku yoktur, bunlar mahzun da olacak değillerdir.(e.m.)

Muhakkak ki inananlar, yahudiler, sabiiler ve hıristiyanlardan kim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve güzel amel işlerse, onlar için bir korku yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır.(e.m.)] aynıdır. Bir kelimenin takdim tehiri dışında aynı formla gelir bu iki ayet.

Bu ayette söylenmek istenen şey açık. Bu ayete Müslümanlar da dahil. Kendisini Müslüman diye nitelendiren, kendisine Yahudi diyen, kendisine Hıristiyan diyen, kendisine sabi, kendisine bir başka şey diyen tüm insanlara yöneliktir bu ayet. Ve insanları karşısına alan Kur’an burada üç şart koşuyor.

Diyor ki; Kendinizi ne olarak isimlendirdiğiniz önemli değil, kendinize ne dediğiniz önemli değil. Allah’ın size ne dediği önemli. Allah’ın koyduğu ölçüye göre siz nesiniz, odur önemli olan. Yani kendinize Müslüman ismini vermekle Müslüman olamazsınız. Allah’ın tarif ettiği Müslüman gibi Müslüman’san, Müslümansın. İşte Allah’ta şimdi onu tarif ediyor. Burada üç şart sayılıyor. Bunların içinden kim Allah’a iman ederse, Allah’a iman bir pakettir tabir caiz ise.

Bu paketin içinde ne yer alır. Peygamberlerin tümüne iman yer alır. Çünkü Kur’an da biz bunu öğreniyoruz. Ve Kur’an peygamberlerin bir kısmına inanır bir kısmını inkar ederim. Bazısına inanır bazısını inkar ederiz diyenleri; Gerçek kafirler onlardır diyor onlar için. Demek ki Kur’an, bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamayı peygamberlerin, gerçek kafirlik olarak isimlendiriyor,

Onlar, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederler, Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler. “Kimine inanırız, kimini inkâr ederiz” derler. Bu ikisinin (imanla küfrün) arasında bir yol tutmak isterler. (E.M. Nisa/150.)

O zaman Allah’a imanın alt başlığı altında, Allah’ın gönderdiği tüm peygamberlere iman, Allah’ın gönderdiği tüm kitaplara iman da yer alıyor.

Ayrıca Kur’an da ehli kitabın hiçbir dinine mensup olanı süpürülmez. Toptan ibare etmez Kur’an hep ayrılır. Leysu sevaa* min ehlil kitabi (Ali İmran/113) ayetinde olduğu gibi. Ehli kitabın hepsi bir değildir. Yine Kur’an ın bir çok ayetinde onların içinden bazıları vardır ki gece vakti Allah’ın huzurunda havf ve haşyetle secdeye kapanırlar (Ali İmran/113) İşte bu gibi birçok ayette ehli kitap iyileri ve kötüleri ikiye ayırır. Yine kötüleri için örneğin Allah üçün üçüncüsüdür diyenler kafir oldu denilir mesela. Hıristiyanların içinden Hz. İsa’ya teslis inancı ile inananlar ve O’nun tanrının bir parçası olduğunu söyleyenler için, onlar kafir oldu denilir. Onun için Kur’an ın ehli kitaba yaklaşımı farklıdır.

Kur’an bizim heves ve arzularımız istikametinde bakmaz dinlere. Allah’ın koyduğu ölçüler vardır. O ölçüye göre tüm insanları tasnif eder. İşte bu ölçüye göre;

1 Allah’a iman eden. Bu paketin içinde Allah’ın gönderdiği tüm peygamberlere ve tüm kitaplara iman vardır.

2. si Ahirete iman eden. Yani aşkın hakikatlere.

3. sü de Salih olma özelliği taşıyan eylem yapan herkes ebedi mutluluğun kaynağından içecektir.

İşte Allah’ın bize verdiği cevap budur bu nokta da.

63 – Ve iz ehazna mısakaküm ve rafa’na fevkakümüt tur * huzu ma ateynaküm bi kuvvetiv vezküru ma fıhi lealleküm tettekun

Hani bir zamanlar sizden mîsak (sağlam bir söz) almıştık, Tur’u üstünüze kaldırıp demiştik ki; size verdiğimiz kitaba kuvvetle tutunun ve içindekilerden gafil olmayın, gerek ki, korunursunuz.(elmalı)

Ve iz ehazna mısakaküm Hani bir zaman da sizden söz almıştık. ve rafa’na fevkakümüt tur sizin üzerinize Tur’u kaldırıp sizden söz almıştık. Oradaki vav’a, vav ı haliye diye öyle mana veriyorum. Tur’u üzerinize kaldırmış olduğumuz halde sizden söz almıştık. huzu ma ateynaküm bi kuvvetiv Bu söz ne sözüymüş, size verdiğimiz şeye sımsıkı sarılın, yapışın. vezküru ma fıhi lealleküm tettekun ve onun içinde olanı sürekli bir bilinç haline dönüştürün. Onun içinde olanı hatırdan çıkarmayın. Bilincinizi onun içinde olanla yenileyin, lealleküm tettekun ki sorumluluğunuzun bilincine varasınız. Diye söz almıştık.

Bu nokta da bu ayette ifade edilen gerçek şu olsa gerek. Allah İsrail oğullarından artık vahyine uyacağına dair bir ahit alıyor. Bu ahit bilmem kaçıncı ahit. Daha önce de ahitler almıştı ama ahdini yeniliyor. Lakin burada ki bu ümmete söylenen bir gerçekte var. Bu ayetin ilk Müslüman muhataplarına ve modern muhataplarına söylediği gerçekte şu;

“Ey Ümmet i Muhammed, İsrail oğullarından bu ahdi aldık Tevratta, Kur’an da da sizden aldık. Sizden de Allah’ın gönderdiği vahye uyacağınıza dair ahit aldık. Bakın Ahdine uymayanların akıbeti ne olmuşsa, sizin de akıbetiniz o olacaktır.”

Tabii aynı zamanda buradaki sımsıkı yapışın emri, Kitabı elinize alında göğsünüze bastırın, dudaklarınıza götürün, sımsıkı yapışın değil elbette. Bunu aklı selim olan herkes bilir. Burada yapışmamız istenilen şey, kitabın, Mushaf’ın sayfaları değil, hükümleridir. Onun içinde yer alan hayattır. O hayatı hayatımıza dönüştürebilirsek toplumda yaşanan bir hayat kılarsak vahyi, işte o zaman sımsıkı yapışmış oluruz.

64 – Sümme tevelleytüm mim ba’di zalik *fe lev la fadlüllahi aleyküm ve rahmetühu leküntüm minel hasirın

Sonra verdiğiniz sözün arkasından yüz çevirdiniz, eğer üzerinizde Allah’ın lütfü ve rahmeti olmasa idi herhalde zarara uğrayanlardan olurdunuz. (elmalı)

Bunun ardından yine siz döndünüz. Yüz çevirdiniz. Eğer Allah’ın sizin üzerinize acıması ve lütfü olmasaydı, acımasaydı ve size lütfetmeseydi Allah, kesinlikle mahvolmuştunuz.

65 – Ve le kad alimtümüllezına’tedev minküm fis sebti fe kulna lehüm kunu kıradeten hasiın

İçinizden cumartesi günü yasağını çiğneyenleri elbette bilirsiniz. İşte bundan dolayı onlara “sefil maymunlar olun!” dedik.(elmalı)

Ve le kad alimtümüllezına’tedev minküm fis sebti Cumartesi yasağına karşı aşırı gidenleri haddi aşanları siz de biliyorsunuz içinizden. fe kulna lehüm kunu kıradeten hasiın Biz onlara demiştik ki bu taşkınlığı yapınca maymundan beter olun.

Tabii maymundan beter olun manasını belki diğer mealler gibi bulamayabilirsiniz. Aşağılık maymunlar olun tam literal manası harfiyen böyle. Ancak maymunlar hayvanlar kendi içlerinde yüksek ve aşağılık, yüksek ve alçak diye tasnife tabi tutulamazlar. Onun için burada ki ibareyi bendeniz maymunlardan beter olun şeklinde çevrilmesinin daha doğru olduğuna inanıyorum ki Müfessir Alisi de bu ibareyi tefsir ederken, bu ibare bir emir değildir. Der. Bir terktir, tahliyedir ve hızlandır, yani Allah’ın artık yardımını kesmesi, yüz çevirmesidir. Ne haliniz varsa görün der.

Peki niçin onlara böyle buyrulmuştur? Çünkü onlar maymunlaşmışlardır. Onların maymunlaşmaları fiziki idi diyenler, İsrail oğlu kaynaklarından da delil getirirler. Ancak Resul Allah’tan bu konuda herhangi bir delil gelmemiştir. Aksi gelmiştir. Çünkü Resul Allah’ın Ahmed bin Hambel’in naklettiği bir hadisinde;

“Allah hiçbir kavme lanet etmedi, domuzlar ve maymunlar daha önceden de vardı.” Bu hadisi Müslim de nakleder. Onun için bu hadise göre biz Mücahit’in tefsirini doğru kabul edeceğiz, Mücahit; “Onların ahlakı maymunlaşmıştı” Der.

Nasıl maymunlaşmıştı?

Düşmanlarını taklit eder hale gelmiştiler. Kendilerine kasteden düşmanlarını taklit eder hale gelmişlerdi. Çünkü Düşmanları olan Firavunun tanrısı olan ineği yaptılar, ve ona saygı duruşunda bulundular. İşte onların maymunlaşmaları buydu.

66 – Fe cealnaha nekalel li ma beyne yedeyha ve ma halfeha ve mev’ızatel lil müttekıyn

Bu ibret dolu cezayı öncekilere ve sonrakilere bir ders, korunacaklara da bir nasihat, bir öğüt yaptık.(elmalı)

Biz onların önlerinden gelen kavimler ve daha sonra gelen milletler için işte bunu ibret vesikası kıldık. ve mev’ızatel lil müttekıyn Allah’a karşı kulluk sorumluluğunun bilincinde olanlar içinde bu hadiseyi bir vaaz, bir nasihat, bir öğüt kıldık.

Bununla Allah bize öğüt vermekte ve;

“Ey Ümmet i Muhammed, siz de düşmanlarınızı taklit ederseniz, siz de tahkik ehli olmayıp, taklit ehli olursanız, ki peygamber bile taklit ile emr olunmadı.” Gazalinin dediği gibi. İmirna bitte etni la bitteşebbü Biz diyor Gazali; Sünnet ile emr olunduk, taklit etmekle benzemekle değil. Onun için peygamberi bile taklit etmekle emr olunmadığımıza göre nasıl düşmanlarımızı taklit ederiz ve taklitçi oluruz. Taklidin iyisi kötüsü olmaz. Tahkik ehli olmak ve iyiyi tespit etmek lazım Ama kötüyü taklit etmek en kötü olandır. İşte onlar için ahlakı maymunlaşanlar diyor Kur’an.

“Ve ahiru davana enil hamdülillahi rabbil alemiyn”

Çağrımız ve davamız Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd’adır.