IŞİD’e katılan Türk militanların sosyal medya paylaşımları dikkatinizi çekti mi? 6 aylık bebeklerin ağır silahlarla çekilmiş fotoğrafını “Dünyanın en küçük mücahidi” diye seviyorlar.
Hiçbir şey ölüm kadar anlamlı değil onlara. Şehit gideceklerine kesin gözle baktıklarından cesetler mis gibi kokuyor burunlarına. Annelerini silahların üstünde cennete götüreceklerini söylüyorlar. Allah adına can alma yetkisini sahiplenmişler. Silahları, adeta sıratı geçirecek buraklara dönüşmüş.
Manzara karşısında duygu yelpazemizden öfkeyi, korkuyu, acımayı seçmek çok kolay. Türkiye bazı kaynaklara göre 3 bin evladını bu noktaya getiren hatalarıyla hesaplaşmak zorunda. Bu rakam diğer terör örgütlerindeki Türklerle beraber kimbilir kaça çıkıyor? Bizler cihadı nefs terbiyesi olarak göremediğimiz, varoluşun hikmetine odaklanmak yerine nefret pekiştiren ucuz hamasetle beslendiğimiz için çocuklarımızı bu batağa kendi ellerimizle itmiş olduk.
Hatalarımız say say bitmez: Evrendeki doğal çeşitliliği korumaktansa, ötekileri de bize benzemeye zorladık. Kendi çarpık algısını İslam diye etiketleyerek dini, siyasi emellerine araç yapanlara karşı duramadık. Devlet diniyle uyuşan zihinlerimiz, hükümetlerin İslam maskesi takmış gruplara yaptığı silah ve istihbarat desteğine seyirci kaldı. Önce bölgenin, sonra dünyanın hakimi olma sevdamız bizi şeytanın müttefiki yaptı.
Müslüman falan değildik biz. Doğduğumuz gibi ilkel kalmıştık çünkü. İlahi mesaj kendimizi yeniden doğurmamızı istiyordu oysa. Ölmeden evvel ölebilseydik, bir sulh adası oluşabilirdi çevremizde. Fakat bu sağlam reçeteyi “dünyadan el etek çekmek, yaşama sevincini dışlamak” diye çevirerek yanılttılar bizi. Hâlbuki nimetlerin asıl tadı onlara esir olmadığımızda çıkabiliyordu. Egoyu zaptetme becerimizin bizi neşelerin en tükenmezine kavuşturacağını öğrenemedik.
Ahlak güzellerini ya aramadık ya bulduğumuz yerde çamura buladık. Kalpler saflaşıp hikmetle tanışmadıkça, taklit edeceğimiz örneklerin sahtesiyle hakikisini ayıramazdık. Ezberci kafalarımız menkıbeleri bile putlaştırdı, paganlaştığımızın farkına varamadık. Kılınan namazlar, tutulan oruçlar, verilen zekâtlar, Kâbe tavafları, şemsiyenin üzerinden dökülen damlalar gibiydi. Rahmetle ıslanamadık.
Allah’tan hiçbir zaman razı olmamıştık. Bu yüzden “Allah rızası için” tabiri eylemlerimize kılıf olabilmiş, hatalarımıza Yaratıcıyı ortak etmemiz kolaylaşmıştı. “İslam birliği” gibi boyumuzu aşan tehlikeli hedeflere kitlenmiştik. Deli danalara benzeyen nefs, kendi sefilliğine en uygun ideolojiyi seçecekti elbette. Hepsinin de yeterince şakşakçısı vardı; tercihlerinden kuşku duymadı kimse.
Bunların en vahimi mezhepçilikti. Tarih boyunca Allah’a yakınlaştırmak şöyle dursun, O’ndan uzaklaştırmaktan başka bir marifet sergileyememişti. Gözler çapakla dolunca bunu görmek zorlaşıyordu tabii. Bu haldeyken başkalarına temizlik dersi vermekle başlayıp göz çıkarmaya kadar varan hadsizliklere kapılanıldı. Kirli savaşların parçası olduk. İslam bugün terörle birlikte anılıyorsa, çevrelerine nefret dalgaları yayanlar başta olmak üzere hepimiz kabahatliyiz.
Yangında kurtarılacak en değerli eşyamızdı nefs. Bu arsız evladı eğitmeliydik. İşe onu banyoya sokup kirlerinden arındırmakla başlayabilirdik. Kese de yetmez, kaşağı kullanmamız gerekirdi. Obezliğiyle ilgilenmemiz, biraz zayıflatıp hafifletmemiz şarttı. Ayaklarını yere vurarak “Bana ne bana ne, istiyorum işte o toprakları, o koltukları, o alkışları” diye huysuzlandığında odasına göndermeliydik.
Elindeki çekici, keskiyi ve zımparayı sadece kendisi için kullananlar o taşlaşmış kütlenin içindeki meleği özgürlüğüne kavuşturabilirdi. Hayat boyu sürecek bu işlem, terör tehdidi altındaki dünyaya en büyük katkı olurdu. Yollarını şaşıranlardan bir kişi bile heykelsi duruluğumuzdan etkilenip soru sormaya başlasa borcumuzu ödemiş sayılırdık.
Geç kaldık ama zararın neresinden dönsek kârdır. İnsanları kötülükten men edip iyiliğe yönlendirmenin en sağlam metodu bu. Âleme nizam veremeyiz ama kendimizden bir başyapıt çıkarabiliriz. Bizi ne Şiilik kurtaracak, ne de Sünnilik. Kürt, Arap veya Türk olmanın da bir getirisi yok. Haritalar, silahlar, sahneler ve aktörler hep değişti ve dünyanın son gününe dek değişmeye devam edecek. Ruh ise, içimize üflendiği andan beri bölünmez bütünlüğüyle yaşıyor. Ona erişebiliyor muyuz, işte bütün mesele bu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder